Іздеу
Сәуір 24, 2017
  • :
  • :

DİDAR AMANTAY’IN ”ÇİÇEKLER VE KİTAPLAR” ROMANI

BİRİNCİ BÖLÜM

ALİŞER

Yeryüzünü duman kapladı. Bundan sonra gökyüzü aşağı düştü. Başını dik tutarak yürümesine imkân yoktu, insanlar vücutlarını dik tutarak yürüyemediklerinden yerde sürünerek emeklemeye başladılar. Bunun en zor yanı kamburlaşan sırtı açarak dik yürüyememekmiş. Yerde sürünürken toprağın kokusunu tanıdı; topraktan kitap kokusu yükseliyordu. Hepimizin bildiği tozlu topraklı sararmış kâğıdın kendine has kokusu tam çenesinin altından geliyordu.

Gök ile yerin arasını yoğun boz bir sis kaplamıştı. Bu nasıl bir zamandı? Kimse ne olduğunu anlayamadan felaket aniden ortaya çıkıp her şeyin üstüne çökmüştü. Sis gri bulutlarla birlikte yayılarak, yavaşça süzülerek geliyordu. Etrafına dikkatlice, sessizce ve usulca bakındı, halk telaş içinde koşuşturuyordu; herkesi bir korku sarmıştı. Böyle bir günün doğmasından kim sorumluydu? Bunu bilen birisi var mıydı? Alişer kendi sorusuna kendisi cevap verirken uykusundan uyandı. Yorganı üstünden attı ve yataktan kalktı. Pencereden yavaş yavaş doğmakta olan ilk şafak göründü. Evin bitişiğinde bulunan direğin tepesindeki lamba belli belirsiz ışıldıyor ve rüzgârın etkisiyle hafifçe sallanıyordu. Dünya sanki tamamen harap olmuş gibiydi. Şafak aydınlığında yanmakta olan tek lambanın ışığı da aniden zayıfladı ve alacakaranlıkta tamamen söndü.

Alişer lavaboda yüzünü yıkarken gördüğü rüyayı tekrar hatırladı. Gök çöküp yeryüzü ile birleşmeye başladığı sırada, kurtların uluma sesiyle tekrar yükselmesine dair bir efsaneydi bu. Su musluktan şarıldayarak akıyordu. Nasıl yorumlanabilirdi bu anlamsız rüya? Topraktan kitap kokusu geliyor. Yaradan Allah nasıl bir işaret gönderiyordu? Hangi konuda hata yaptım? Bunu bilemiyorum. Yine de hayra alamet değil. Yoksa, ben yanlış mı yorumluyorum. Çünkü, toprağın kağıt kokması hayra da işaret edebilir. Alişer tekrar yüzünü yıkamaya başladı. Daha önceleri çabuk bitirmeye niyetlendiği ettiği kitabı aklına geldi. Fakat bir türlü eli varmadı. Kendine güveni olmasına rağmen, tereddütlüydü. Haftada kaç sayfa yazabildiğini anlayabilmek için yazılara harcadığı zamanı hesapladı, bir haftada üç sayfa yazabiliyordu.

Alişer lacivert yumuşak havluyu alarak boynunu sildi; aynaya baktı. Yüzündeki su damlaları aşağı doğru yavaşça süzülüyordu. Hepsini tekrar sildi. Belki de hiçbir zaman kitap yazmamalıydı. Ne de olsa kitap yazarak mutluluk, servet, şan ve şöhret kazanamayacaktı. Bu geçici hevesle yaptığı bir şeydi. Bununla umutları gerçekleşmeyecek; günlük yaşantısında olumlu bir değişiklik olmayacak; akıl ve düşünceyle çözülmeyecek bu bilmece hayatın bitmek tükenmek bilmeyen sorularına hiçbir cevap vermeyecekti. En önemlisi – onunla hayatın doğası değişmeyecekti, problemlerin hepsi aynen kalacaktı. Aydınlık dünya dediğimiz, tebessümün ardındaki bir hüzün değil miydi? Kitap sadece hayatın ulaşılamayan isteklerine sahte anlam yükleyen aldatıcı bir araçtı. Alişer aynaya adeta delercesine bakıyordu.

Havluyu yerine astı. Mutfağa geçti, çay koydu, sonra bakır ibriğe su doldurdu ve odalarda sırayla dizili bitkilerine birer birer su dökmeye başladı. Menekşe, sardunya, kauçuk ağacı, mısır çiçeği, renkli gül, şakayık, beşparmakotu, civanperçemi, üç renkli menekşe, iki diş, Çin gülü. Buradaki bitkiler genel olarak diken yapraklılar ile güneşi seven çiçeklerdi. Kaktüs, sütleğen, kanaryaotu, lithops bella, faucaria, kaşık çiçeği, agave striatus, paşakılıcı, zonium, nergis zambağı güzelavrat otu, yasemin, clivia, kum zambağı.

Alişer çiçeklerin adını olağan bir şekilde söylüyordu. Sardunya, kolyoz yaprak güzeli, kroton altın yıldız, cetcreasia, cordyline terminalis kunth, strobilanthes dyerianus, kuşkonmaz, begonya rex hybrids, bardak menekşe, cenpolium, fuchsie, eucharis, üç renkli maranta. Her biriyle hafif sesle konuşuyor, avuçlarıyla yapraklarını okşuyor, üzerlerine yavaşça su döküyordu. Çiçekler başları eğik bir şekilde sessizce duruyorlardı.

Chkalateya, stromanthe, ctenanthe, fittonia, bromelia, farn, deve tabanı, philodendron melanochrysum, fil kulağı, pothos sarmaşığı, spathiphyllum blandum schott, ruellia, aspidistra, winde, tradescantia virginiana, zebrina, sarcococca. O pencerenin önünde duran peperomia, anthurium amigo, aglaonema pattaya beauty, diffenbachia schott, syngonium, cordyline terminalis kunth, dracaena, gesneria cardinalis, chlorophytum capense, fatsia japonica, defne ve dikenli mühlenbeckiyanın kurumuş yapraklarını temizledi.

Tahta döşemeye yayılarak büyüyen helxine ile pilea çiçeklerini yerlerinden oynatarak uzun saplarını düzeltti. Alişer birbirine yakın bir biçimde dikilmiş olan eğrelti otu, asplenium nidus, scindapsus pictus, peperomia, chamaecereus, echinopsis multipleks, oscularia deltoides ve glottiphylluma, eğri ağzına küçük bir boru uç takılan ibrikle su döküp nemlendirdi. Palmiyenin ağaç saksısını değiştirmesi gerektiğini düşündü. Yoksa, kökleri iyice kalınlaşmış olan bitkinin topraklarını gevşetip havalandırmak için yeterli alan olmayacaktı. Monstera ile draceana sararmış mı ne?

Sarmaşıklar da solmuş. Kaztaban da yapraklarını dökmüş. Hepsi ölüyor diye düşündü. Sıkıntılı bir biçimde mutfağa döndü. Saatin akrebi yediyi geçmişti. Alişer kaynayan çaydan bardağına doldurdu ve girişteki dar koridordan oturma odasına geçti. İki odalı dairenin içi gerçekten de çok mütevazıydı. “Fakat kitaplarım var ya”, – dedi Alişer sesini yükselterek. Yazdıklarını çıkardı. Romanı dikkatlice okumaya başladı. Okudukça hüzünlendi. Acıklı olaylarla yüklü hikâyeler, sıkıntıyla dolu dertler… Bu kitap kime yardım edebilir? Aksine insanın şevkini söndürür, hayallerini yıkar, ümitlerini yerle bir eder. Sanatın amacı dertlerden muzdarip olan insanı ecelin pençesinden kurtarmak değil midir? Veyahut uykusuz gecelerde alınan kararlarla sabahlayan günahkârı ölümden uzaklaştırmalı değil mi? Kitabın olduğu yerde ölüm olmamalı. Bu roman dertleri katmerleştiriyor. Yoksa, insanların kederlerini hafifletip, acılarını azaltabilecek mi? O okumaya devam etti. Kutu, Üken, Bataçı, Börü, Buka, Çılbı neslinden Korı, Oğul, Maral ortaya çıkar. Bu Tanrı’nın sevgili elçisi Hz. İsa zamanından sonra, Hz. Muhammed Peygambere Allah’tan kutsal Kur’an-ı Kerim ayetlerinin indiği asr-ı saadettir. Maral’dan Kogay, Kogay’dan Batun, Karşı, Ögüz, Botı, Otçı, Tav, Batıgay, Sembeki, Bökütey ve Borılday nesli devam etti. Alişer okumasını bıraktı. Aklına rüyası geldi. Rüyanın tüm sebebi romanda yer alan kişilerden biri olabilirdi. Fakat, Amerika’nın çağdaş edebiyatında da “Tanrı’nın Şehri” isimli bir kitap var ya. Yani bunda hiçbir suç yoktur. Bununla birlikte sakın aranan sebep burada olmasın. Alişer bu düşüncelerle uzun süre oturdu.

Saat dokuz olmuştu. Alişer kitap taslağını tekrar eline aldı. Son satırına kadar tamamen okudu. Ondan sonra yazmaya başladı. Türklerin kağanlık kurduğu Göktürkler dönemine geldi. Bozkurt başı işlenmiş, gök renkli, çatal yırtmaçlı bayrağı, seferde üzengisinin tabanına dik yerleştirerek tutan savaşçı konargöçer halk çevre ülkelere durmaksızın seferler düzenlemişti. Fakat, eski tarihi kayıtlarda kalan bu olaylar yeni nesillerin bilgisinin dışında kaldı. Roman olayları kendi akışında devam etti. Şiirden şiir doğdu. Tanrı’ya büyük inancı olan Borılday Dede akrabalardan oluşan kalabalık kabilesini peşine takarak cenneti aramaya karar vermişti. Bu karar kabile şeflerinin hoşuna gitmemiş olsa gerek. Yaşadıkları bölge çok eskiden Kutu, Üken ve Bataçı dönemlerinden beri bilinen gelen kutlu bir mekândı. Nereye gideceğiz? Savaşarak aldığımız yeni kışlakta ne bulacağız? Sonra terk edilen anavatan yarın ona göz diken düşmanların eline geçmez mi? Alişer akan söz dizisini birden durdurdu. Yazmayı tamamen bırakıp yerinden kalktı. İleri geri yürüdü, yürüdü, yürüdü.

Tanrı ismini yücelten eser kalemine ağır geldi. Romanın hacmi iki yüz otuz veya iki yüz elli sayfa kadar olabilirdi. Fakat dört yüz sayfayı aşması mümkün değildi. Bu halde küçük iki cilt kitap olacaktı. Her cilt ince ve küçük bölümlerden oluşacak. Bölümler şiirlere bölünecek. Şiirlerin uzunluğu, en fazla üç sayfa olacak, aksi halde ortalama yarım sayfa. Kitapta bulunan şiirlerin hem manası, hem de mısra sonlarındaki kafiyeler korunmalıdır. Şiirlerde ya sadece bir olay anlatılacak, ya da hadise diğer şiire de taşacaktır.

Romanı iki kitap halinde olacaktı, böyle yapmaktaki maksadı muhteva ve üslubun birbirinden farklı olmasını değil, ortaya koyduğu yeni konuyu ve anlatılan olayların yoğunluğunu göstermekti. Alişer’in düşüncesine göre, farklılık burada olmalıydı. Her kitap yüz sayfayı biraz geçecekti ve birkaç bölümden oluşacaktı. Tam olarak söylemek gerekirse, iki kitap, on iki bölüm, yedi yüz yirmi şiir olacaktı. Bir kitapta – altı bölüm, bir bölümde – altmış şiir. Her bir kısa şiirde somut bir düşünce ortaya koyulacaktı. Kazaklar bir yaş diye altmışı söylerler, altmışa gelmeden dünyadan göçen kimse için iki yaşın birine gelmeden vefat etti diyerek üzüntülerini dile getirirler. Bu yüzden, Alişer bir insanın normal yaşı olarak altmış seneyi alıyordu. Ortalama olarak alınan zaman, kesin ölçülerle altmış – bir nesil, bir nesil Kazakların 12 hayvanlı takvimiyle beş devir yaşıdır. Altmışı yedi nesil ile çarparsan, bir kabilenin ortalama yaşı ortaya çıkar; bu da dört yüz yirmi yıl yapar. Onun yaptığı hesap şu: günümüze nesilden nesile aktarılarak ulaşan Türk şeceresine göre, insanlık iki yüz altmış dokuzuncu yılda bulunmaktadır; iki yüz yetmiş yıla yaklaşmaktadır. İsa Peygamberin doğumundan sonraki iki bin altmış ikinci yılda Türk vakayinamesine göre, iki yüz yetmiş yıl dolacaktır. Onu bugünkü kullanılan Gregoryen takvimine çevirmek için iki yüz yetmişi altmışla çarpmak gerekir. O zaman on altı bin iki yüz neticesine ulaşılır.

Türk takviminin M.S. iki bin altmış iki senesinde on altı bin iki yüze ulaşacağı doğrudur; şimdi – iki bin iki yılı – iki yüz altmış dokuzu oluşturur; bu hesapla otuz dokuzuncu kabile tarihten göçtüğünde on altı bin yüz kırk veya iki yüz altmış dokuzuncu yıl olur; bu – otuz dokuzuncu kabilenin ilk dalgasının peşinden gelen üçüncü neslinin içinde bulunduğu yaşıdır; otuz dokuzuncu kabilenin evladına ulaşmak için iki bin ikiden yüz sekseni çıkarırız; o bizi bin sekiz yüz yirmi iki veya iki yüz altmışaltı, yani on beş bin dokuz yüz altmışa getirir. Fakat yedi kabilenin tarihini kapsamak için Alişer İsa Peygamberin dünyaya geldiği zamandan önceki iki yüz yetmiş sekiz seneden, yani otuz üçüncü kabilenin veya bir şecerede gösterilen yedi nesil geçmişindeki ilk neslin tamamlanıp otuz dördüncü kabile tarihi anlatılan dönemden başlayarak kesin olarak hesaplamayı uygun gördü. Yazar dört yüz yirmiyi – bir kabile yaşı – beşle çarptı, bu da beş kabile veya iki bin yüz senedir. Mantığa uymayan başı ile sonundaki iki kabile karşı karşıya gelen taraflar, çift taraftan doğrudan katarak, dışından bağlayarak, hikâyesini
zenginleştirerek şecereyi devam ettirdi. O zaman İsa Peygamberin doğumuna kadar altı yüz doksan sekiz ve iki yüz yetmiş sekizinci yılları otuz üçüncü ve otuz dördüncü kabile, yüz kırk ikincide – otuz beşinci kabile, beş yüz altmış ikide – otuz altıncı kabile kabile, dokuz yüz seksen ikide, otuz yedinci kabile, bin dört yüz ikide, otuz sekizinci kabile, bin sekiz yüz yirmi ikinci yılı – otuz dokuzuncu kabile başlamaktadır. Kitap olayı Gregoryen takvimine göre, M.Ö. iki yüz yetmiş sekizin ilkbaharında nevruzdan başlamaktadır; bu da, Türk takvimini temel alırsak, iki yüz otuz birinci yıl veya altmışla çarparsak, on üç bin sekiz yüz altmış yıl olur. Şimdi on altı bin üç yüz seksene ulaşmak için ondan on üç bin dört yüz kırk yılı çıkartırsınız, o da iki bin dokuz yüz kırka denk gelir, ona lazım olan bu iki bin dokuz yüz kırk seneyi kapsayan yedi kabilenin dönemi, yani birinci nesil – otuz üçüncü kabilenin bitip, ikinci nesil – otuz dördüncü kabilenin başlaması, sonra, iki bin yüz yıl veya beş kabile ve bir kabile – yedinci nesil veya iki bin ikinci yılı – yüz seksen ile iki bin iki yüz kırk ikinci yılı – iki yüz kırk yıl, hesabı sonuca ulaştırıp neticeye varırsak: dört yüz yirmi yıl, yani bir kabile diyerek düşüncesini sonuçlandırdı. Yedinci nesil veya otuz dokuzuncu kabile iki yüz yetmiş üçüncü yılı, yani Gregoryen takvimine göre, iki bin iki yüz kırk ikinci yılı, yani Gregoryen takvimine göre, iki bin iki yüz kırk ikinci yılı dünyadan geçti. Buradaki hesap iki bin iki yüz sekseni çıkarmak, Gregoryen takvimi tablosundan Hz. İsa Peygamberin doğumuna kadar olan iki yüz yetmiş sekizinci yılı çıkartırsak, sonuçta bugünkü iki bin ikinci yılını buluruz.

Hesabımızı gözden geçirirsek, bu seneki ölçü – insanlık tarihinden iki bin iki yüz sekseni çıkartırsak, Gregoryen takvimine göre, M.Ö. iki yüz yetmiş sekizinci yıla götürür. O zaman, kitapta olay şöyle başlar: otuz üçüncü kabilenin yedinci son nesli ölüm döşeğinde yatarken Tanrı vasiyetini ulaştırır, bundan sonra ona beş kabile tarihini – iki bin yüz seneyi – birleştirdi, yani on üç bin sekiz yüz altmışa ilave etti, sonucu on beş bin dokuz yüz altmış yıl, bu – bin sekiz yüz yirmi ikinci yıl, on altı bin iki yüzü bulmak için hala iki yüz kırk yıl lazım. Bu iki yüz kırk yıl dediğimiz dört yüz yirmiye giden yedinci neslin dördüncü evladının yaşıdır. İki bin iki yüz kırk ikinci yılı Türk takvimi on altı bin üç yüz seksen yıla ulaşır: bu otuz dokuzuncu kabilenin yaşadığı keşmekeş hayatını tamamlayan yaşıdır. Daha ileri doğru – kırkıncı kabile. Otuz sekizinci kabile, dönemini bir kere daha tespit edersek, bin sekiz yüz yirmi ikinci yılı sona erer, bu, bir nesil ileri gidince, otuz dokuzuncu temel ata, kalabalık kabilenin başı olduğu bir gerçektir. Elbette, kitapta bunların hepsi sadece Tanrı’nın vasiyeti söylendiği zaman hatırlanır; aksi halde okuyucuya bunları teker teker saymanın de gereği de yoktur; dinamik bir topluma olayların ana fikrinin hoşuna gitmesi yeterlidir. Alişer kendisi için böyle demir gibi katı bir disiplin uyguladı. Dikkate alınması gereken nokta, iki cildin de ortak konulu roman içinde olacağı ve bir kitap çerçevesinde bütünlüğünü korumasıdır.

Kitabın her tarafında kudreti yüce ve bir olan Tanrı’ya hamd ve senalar yinelenir. Bununla birlikte, yüksek yaylalara, engin bozkırlara kutsal misyonerlik görevlerini yapmak üzere gelen Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Budist temsilcileriyle tartışmaya giren Tanrı inancındaki sofistlerin de dini tartışmaları anlatılır. Buradaki amacı – tüm halkların taptığı Tanrı’nın bir olduğu, üstelik tüm insanların öz kardeş olduğu, tüm din sistemlerinin temelinde sadece iyilik bulunduğunu göstermektir.

Dünya ve hayat bir döngü içindedir, romanı da bu bakımdan onlara benzemektedir. Yaradan Tanrı yarattığı varlığın yapısına benzetmeye çalışmıştır, bu yüzden roman döngüsel bir daire gibi kurgulandı. Olayın dairesel bir gelişimi var. Okuyucu peşinden sürüklendiği nice karmaşık olayın ardında saklı duran ve söylenmek istenen ifadenin ardına düşer. Hangisinin ilginç olduğunu okuyucunun kendisi bulacaktır. Ne olursa olsun, sonuçta olayın uzun bir zaman sürecinde büyük bir olguya dönüşmesi şaşırtıcı değildir. Yine de burada edebiyatın amacı hakkında bir tartışma doğması da mümkündür. Fakat, bu konuda kim kesin yargıya ulaşabilir, diye düşündü. İnsanın niçin yaşadığını da tam olarak söylemek mümkün müdür?

Çekişme, romanın orta kısmında, büyük neslin iki gruba ayrılıp birbirlerine karşı çıkması ve düşman olmasıyla başlamaktadır. Böylece, yönetimi eline almak isteyen kurnaz grup felaketle karşılaşır; ikinci dinamik grup ise kendisinin yok oluşuna doğru adım atar. Yok oluşa giderken yol üstünde yine iki gruba ayrılır. Daha sonra ölümün peşlerinde olduğu topluluk parçalanıp tekrar iki gruba ayrılırlar. Onlar da yolunu kaybederler, evlatları dağılırlar, yüz parçaya bölünürler, birbirlerine çok acı çektirirler, sömürülürler, daha sonraki torunlar birbirlerinden koparlar. Böylece nesiller parça parça olup kırk kabileye bölünürler. Böyle devam eder gider. Tanrı’nın kanunlarına karşı çıkarlar, halk azgınlaşır, küçülürler, yedi atadan öteye kız alıp vermeme geleneği bozulur; kavgalar durmaz, toplumda huzur kalmaz, böylelikle iki yakaları hiçbir zaman bir araya gelmez. Bu kıyamet günü müdür? Bir insanın azması, bir âlemin yok olması ise, o zaman bu kıyamet günüdür. Bugünkü gün mü, yoksa dünün olumsuz etkisi olan felaket mi? Ne olursa olsun, bir şey kesindir ki – halk Tanrı’nın yolundan şaşmıştır. Ağır günahlara batmışlardır. Alişer pencerenin yanına giderek duvara yaslandı, dışarıya dalgın bir bakış fırlattı ve durdu.

Kitabını nasıl sonuçlandıracaktı? Parası bitmişti; çok yakın dostları yoktu; artık acı çekiyor, gayret ve cesareti azalmıştı. Dünya boştu. Marfuva gittikten sonra kitap yazmak ona hiç ilginç gelmiyordu. “Bana, – dedi o, – Mahambet* değil, önce – para lazım.” Evet, para gerçekten de lazımdı. Fakat kabahat Alişer’de miydi? Uzun süren bu romanın zor şartlara dayanamayacağı da aşikârdı. Hükümet tarafından oluşturulan edebiyat komisyonu ona Mahambet’i Fransızca’ya çevirtmeyecekti. Böylece çeviri ücretinden mahrum kalacaktı. Yetkililer yukarıdan sert bir biçimde uyarılmıştı, çünkü o hükümetle uyumsuz bur adamdı. Eğer Fransa’da bir dergide büyük şair Ömer’i eleştiren bir yazı yayınlamış olsaydı, şimdiye kadar çoktan devlet ödülünü almıştı. Fakat, bu değerli şairi nasıl eleştirebilirdi? Hayır, büyük şair Ömer’e ilişemezdi.

Yatak odasına giderek dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladı. Üzerine mavi kazak, altına siyah pantolonunu giydi. Sonra mutfağa yöneldi. Buzdolabını açtı, dünden kalan konyağı gördü. Duraksadı, sonra yapmak istediğinden vaz geçti. Geri dönüp girişe doğru yöneldi. Eşikte biraz oturduktan sonra, ayakkabısını aldı.

Sonra, başına siyah şapkasını giydi, askıdaki şemsiyesini aldı ve hızlı adımlarla dışarı çıktı. Alişer sokakta yürürken büyük şair Ömer’e ilişmek olmaz diye tekrar düşündü. Bir dükkâna girdi, bir somun ekmek aldı, kalan parasını itinayla cebine koydu. Eve geri döndüğünde içi hüzünle doldu.

HZ. MUSA, HZ. İSA VE HZ. MUHAMMED

Alişer yazı masasına tekrar geldi. Tanrı’nın hükmü odur ki, Türk nesli yeryüzünden yok olmamalıdır. Fakat dinine sahip çıkmayan bir milletin milli geleneklerini de kaybettiği bir gerçektir. Başka inançlar bulan bir millet bir süre sonra yabancı bir millete dönüşür. Ancak, geleneklerine sahip çıkan bir millet ansızın gelen saldırılara göğüs gerebilir. Yine de gelenek çeşitlenip cemaat büyüyemez mi? Türkleri doğuran bozkurt, peşinden gelen bin kabileye nasıl bir vasiyet bırakmıştı? Marifetin büyüğü – Tanrı’da, küçüğü – hızlı atlara ustaca binen Türklerde. Börtü böcek de insanın akrabasıdır. Göklerin rızasını almadan hayvanları öldürmeyiniz, o size ihtiyaç gördüğünüz hallerde nimet olmak üzere verilmiştir. Günah – insanlığın en büyük alameti, lanet – cezanın en ağırıdır. Birisinin zevaline sebep olan adam yarın onun lanetine duçar olur. Lanet bırakmaz, lanetlenen perişan olur. Tüm malları ve hayvanları bir felaketle yok olur, ondan sonra nesilleriniz tamamıyla mahvolur. Türklerin hangi kabilesi Tanrı’nın vasiyetini tuttu? Alişer dikkatini bu sefer Batıgay, Sembeki ve Bökütey kabilelerine verdi. Bökütey’in tüm halkı tüm dinlere yol açtı, ancak Tanrı’dan öteye gidemedi. Önce asasını sürükleyerek ala sarıklı derviş geldi. Dünyayı dolaşan aziz dervişi görmek için etraftan birçok kişi toplandı. O bozkır halkına mükemmel bir gizemli dans sergiledi. Dervişin gizemli dans hareketini beğenen kabilenin lideri Engüdey köyün dışında, kuyuya yakın düzlüğün bir kenarına büyük bir keçe çadır kurdurdu, kısrak kestirdi, tulum tulum kımız getirtti, İslam hakkında önemli vaazlar dinledi.

-İslam’da zorlama yoktur, – dedi derviş başköşeye kurulduktan sonra.

– Yahudilik ile Hristiyanlıkta nasıl? – diye sordu Enügey.

-Biz mızrak kullanan düşmana kılıç ile cevap veririz, fakat kılıçlar konuşurken söz etkili olmaz.

-Bozkırlar birçok derviş gördü, buna rağmen niçin Buda, Musa ve İsa İslam’a aykırıdır?

-Genel olarak, Allahü Teala insanlığa yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş, hepsi hatırımda yok. Hz. Musa ve Hz. İsa hakkında kesin bilgiler var, Müslümanlar ikisini de Hz. Muhammed (S.A.V.) gibi Allah’ın elçisi olarak kabul ederler.

-Eski Ahit varken, Yeni Ahit dünyaya geldi, o zaman Kur’an-ı Kerim’e niçin ihtiyaç hasıl oldu?

-Allahü Teala halk azgınlaşıp yolunu şaşırınca, yeryüzüne elçisini gönderir. Fakat, elçi gökten inmez, yaratıcı Tanrı onu insanlar arasından seçer ve kutsal metinlerini gönderip, özel görevini yükler. “Sıkıntı ve azabı yarattıklarım içinde dayanabilecek faniye yüklerim,” – demiş Allahü Teala.

-Soruma cevap alamadım, – dedi Enügey.

-İslam’da Allah ile kul arasına giren hiçbir aracı yoktur, Hıristiyanlıkta Tanrı’nın oğlu İsa var. Hıristiyanlar sadece Yaradan’a değil, İsa Mesih’e de taparlar.

– Ya Müslümanlar?

– Sadece Allah’tan yardım ve medet umarlar.

– Tanrı’nın sizin ifade ettiğiniz Allah’tan ne farkı var?

– İkisi de bir.

– Niçin?

– Tanrı bir, ancak ona giden yol çok çeşitlidir.

– Temel şartı kaç tanedir?

– Beştir. Fakat, Kur’an’da ifade edilen âlemlerin hükümdarının emirleri, farzları, haramları ve yaratılış süreci yüz on dört süre, altı bin iki yüz otuz altı ayette bulunmaktadır.

– Az mı, çok mu?

– Niyet edene az, yolunu şaşırana çok.

– Doğru.

– Yüksek efendim, eğer yeni sorularınız bekleyebilirse, öğle namazını eda etmek isterdim.

– Tamam.

Derviş bir ay kaldı. Bozkırlılar yıldızlı gecelerde durmaksızın eski kıssaları dinledi. Kutu, Üken, Bataçı, Börü, Buka ve Çılbı gibi büyük ataların yiğitlikleri, kahramanlıkları övüldü, düşmanlara karşı gösterdikleri kahramanlıkları uzun uzun anlatıldı. Toplanan halk ozanların hikâyelerini işitip, memnun bir şekilde fısıldaştıklarında, keçe yurt sarsılıyordu. Heybetli savaşçı halk İslam’ı anladı, fakat kabul etmedi. Batıgay, Sembeki ve Bökütey kabileleri Akyıldız doğunca değerli konuğu hediyelerle doğuya doğru uğurladı. Bundan sonra kendileri çadırlarını söküp başka taraflara göç ettiler.

Aradan yıllar geçtikten sonra Engüdey’in köyü tekrar telaşlandı. Keçe yurdun “şanırak” denilen kubbesine uygun bir şekilde takılmış bir sembolü tutarak Hıristiyan denilen uzaktaki bir ülkeden ayağını sürüyerek sık sakallı, nur yüzlü yaşlı bir ihtiyar gelmişti. Çuvalı sırtında olan ihtiyar derviş gölün kıyısındaki yaylaya ulaştı. Onu ilk olarak tezek toplamakta olan çoban Böbü fark etti. Elindeki kabı attı ve can havliyle bağırarak köye doğru koştu. Böbü’yü gören nöbetteki asker bozkırı inletecek şekilde tokmağını vurarak davul çaldı. Her evden zırh giyinmiş bahadırlar çıktı ve çevrede koşuşturmalar başladı. Telaş çok geçmeden duruldu. Hızlı küheylanına binmiş zırhlı Erbek Batur yaşlı ihtiyarı önüne katarak getirdi. Engüdey ayaklarının dibine yuvarlanan ihtiyarı askerlerine işaret ederek ayağa kaldırttı.

– Esir değilsiniz, – dedi Engüdey, – fakat, yabancısınız, yüzünüz sıcak, samimi gözleriniz şüphe doğurmuyor.

– Tanrı’nın oğlu İsa sizlere merhamet etsin, – dedi nur yüzlü ihtiyar sağ eliyle üç kere haç çıkararak.

– Nereye gidiyorsunuz?

– Ben Tanrı’nın haberlerini yayıyorum.

– Hangi haberlerini?

1:4; 1:5; 1:6 (Vahiy) Ben Yuhanna’dan, Asya İli’ndeki yedi kiliseye selam! Var olan, var olmuş ve gelecek olandan, O`nun tahtının önünde bulunan yedi ruhtan ve ölüler arasından ilk doğan, dünya krallarına egemen olan güvenilir tanık İsa Mesih’ten sizlere lütuf ve esenlik olsun. Yücelik ve güç sonsuza dek, bizi seven, kanıyla bizi günahlarımızdan özgür kılmış ve bizi bir krallık haline getirip Babası Tanrı’nın hizmetinde kâhinler yapmış olan Mesih’in olsun! Amin.

– Yaradan’ın hâkimiyeti ne olacak?

1:8 (Vahiy) Var olan, var olmuş ve gelecek olan, her şeye gücü yeten Rab Tanrı, “Alfa ve Omega Ben’im” diyor.

– Bilge, geleceği bilen, iyiliksever ihtiyar İsa niçin Tanrı’nın oğlu? – diye sordu İlteber.

– “1:18(Matta) İsa Mesih’in doğumu şöyle oldu: Annesi Meryem, Yusuf’la nişanlıydı. Ama birlikte olmalarından önce Meryem’in Kutsal Ruh’tan gebe olduğu anlaşıldı. 1:19 (Matta) Nişanlısı Yusuf, doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan sessizce ayrılmak niyetindeydi. 1:20 (Matta) Ama böyle düşünmesi üzerine Rabb’in bir meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi:

“Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruh’tandır. 1:21 (Matta) Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından O kurtaracak.”

1:22 (Matta) Bütün bunlar, Rabb’in peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: 1:23 (Matta) “İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacaklar.” İmmanuel, Tanrı bizimle demektir.” 1:24 (Matta) Yusuf uyanınca Rabb’in meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. 1:25 (Matta) Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona dokunmadı. Doğan çocuğun adını İsa koydu.

Engüdey düşünceye daldı. Nur yüzlü ihtiyarın söylediklerine inanıp inanmamakta kararsızdı.

– “1:1 (Yuhanna) Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı”, – dedi yaşlı adam.

Sonra ihtiyar Tevrat, Zebur, Peygamber Mushafları ve İncil-i Şerif hakkında konuştu.

– Allah atalarımıza Tevrat yasalarını Musa peygamber aracılığıyla gönderdi, rahmet ve gerçek ise bize İsa Mesih aracılığıyla ulaştı. Aziz Petrus Allah’ı öven birinci mektubunda: “1:3-4 (Petrus’un Birinci Mektubu) Rabbimiz İsa Mesih’in Tanrısı ve Babası’na övgüler olsun. Çünkü O büyük merhametiyle yeniden doğmamızı sağladı. İsa Mesih’i ölümden diriltmekle bizi yaşayan bir umuda, çürümez, lekesiz, solmaz bir mirasa kavuşturdu. Bu miras sizin için göklerde saklıdır. 1:5 (Petrus’un Birinci Mektubu) Zaman sona ererken açığa çıkarılmaya hazır olan kurtuluşa kavuşasınız diye iman sayesinde Tanrı’nın gücüyle korunuyorsunuz. 1:6 (Petrus’un Birinci Mektubu) Bu nedenle şimdi kısa bir süre çeşitli denemeler sonucu acı çekmeniz gerekiyorsa da, sevinçle coşmaktasınız. 1:7(Petrus’un Birinci Mektubu) Böylelikle içtenliği kanıtlanan imanınız, İsa Mesih göründüğünde size övgü, yücelik, onur kazandıracak. İmanınız, ateşle arıtıldığı halde yok olup giden altından daha değerlidir. 1:8 (Petrus’un Birinci Mektubu) Mesih’i görmemiş olsanız da O’nu seviyorsunuz. Şu anda O’nu görmediğiniz halde O’na iman ediyor, sözle anlatılmaz yüce bir sevinçle coşuyorsunuz. 1:9 (Petrus’un Birinci Mektubu) Çünkü imanınızın sonucu olarak canlarınızın kurtuluşuna erişiyorsunuz” demektedir.

– Bizler azap çekmekte değiliz, – dedi Engüdey, – Tanrı sizleri kutsasın, fakat Türk milleti zenginliği gökte değil, yerde arar. Tanrı bize zenginlik vermiştir. Sadece onu israf etmeden, bereketini kaçırmadan, ihtiyaçlar için kullanabilirsek, zenginliğimizin tükenmeyeceği aşikârdır.

– Yakup’un halka gönderdiği öğütlerini içeren mektubunda şunlar ifade edilmektedir: “5:19-20 (Yakup’un Mektubu) Kardeşlerim, içinizden biri gerçeğin yolundan sapar da başka biri onu yine gerçeğe döndürürse, bilsin ki, günahkârı sapık yolundan döndüren, ruhunu kurtarmış, bir sürü günahı örtmüş olur.”

– İhtiyara kımız veriniz, – dedi Engüdey.

Topluluk dağılmaya başladı. Ertesi günü yaşlı derviş Boyla Batur’un getirdiği benekli boz ata binip doğuya doğru hareket etti.

Çok geçmeden Batıgay, Sembeki ve Bökütey kabileleri başka taraflara göç etti. Fakat yolda gitmekte olan uzun göç kafilesi başına küçücük bir takke giymiş olan bir yolcuyla karşılaştı. Edigen Bahadur ve Toğıkun Bahadur atlarını hızlandırdılar ve tepeye yalnız çıkan meçhul gezgini esir aldılar.

– Kimsiniz? – dedi Engüdey.

– Ülke gezen kedoşimin biriyim.

– Ne?

– Takva, – diye açıklamaya çalıştı Erbek Batur bu kelimeyi ilk defa duymuş olsa da.

– Nereye gidiyorsunuz?

– Kiduş Ha-Şem.

– Bozkırın dilini rahat konuşabiliyor musunuz?

– Evet.

– Konuşunuz.

– Azaplı ölümümle Tanrı’nın ismini duyurmak istiyorum.

– Göğsünüzdekinin anlamı ne?

– Magen David.

– Ya şu küçük kâğıt?

– Mezuzah. Kapı kenarına kıstırılan buzağının derisinden yapılmış rulokağıt. Üstünde kutsal Tora’dan alıntılar yazılıdır.

– Ne için gereklidir?

– Minhag.

– Ne diyorsunuz?

– “1:1 (Tevrat, Dünyanın Yaratılışı) Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.1:2 (Tevrat, Dünyanın Yaratılışı) Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.”

– Biz bunları biliyoruz, – dedi Erbek Batur, – kendi inancınız hakkında bilgi veriniz.

– İşaya Peygamberin yazılarında Tanrı hakkında şunlar bildirilir: “44:1 (Yeşaya) Şimdi, ey kulum Yakup soyu, seçtiğim İsrail halkı, dinle! 44:2 (Yeşaya) Seni yaratan, rahimde sana biçim veren, sana yardım edecek olan Rab şöyle diyor: ‘Korkma, ey kulum Yakup soyu, Ey seçtiğim Yeşurun! 44:3 (Yeşaya) “Susamış toprağı sulayacak, kurumuş toprakta dereler akıtacağım. Çocuklarının üzerine Ruhum’u dökecek, soyunu kutsayacağım. 44:4 (Yeşaya) Akarsu kıyısında otlar arasında yükselen kavaklar gibi boy atacaklar. 44:5 (Yeşaya) “Kimi, ‘Ben Rabb’e aitim’ diyecek, kimi Yakup adını alacak, kimi de eline ‘Rabb’e ait’ yazıp İsrail adını benimseyecek.”

44:6 (Yeşaya) Rab, İsrail’in kralı ve kurtarıcısı, her şeye egemen Rab diyor ki:“İlk ve son benim, Benden başka Tanrı yoktur. 44:7 (Yeşaya) Benim gibi olan var mı? Haber versin. Ezeli halkımı var ettiğimden beri olup bitenleri, Bundan sonra olacakları söyleyip sıralasın, Evet, gelecek olayları bildirsin!

– Biz Tanrı’ya inanıyoruz, – dedi Erbek Bahadur.

Yaşlı adam durmadı:

– Kardeşim, Yeşaya’nın bildirdiği bir başka söze daha kulak verelim: 44:24 (Yeşaya) Sizi fidyeyle kurtaran, size rahimde biçim veren Rab diyor ki:

– Her şeyi yaratan, gökleri yalnız başına geren, yeryüzünü tek başına seren benim. 44:25 (Yeşaya) Yalancı peygamberlerin belirtilerini boşa çıkarırım, falcılarla alay ederim, bilgeleri geri çevirir, bilgilerini saçmalığa dönüştürürüm! 44:26 (Yeşaya) Fakat, kullarımın sözlerini yerine getirir, ulaklarının peygamberlik sözlerini gerçekleştiririm. Yeruşalim için, ‘içinde tekrar oturulacak’, Yahuda kentleri için, ‘yeniden kurulacak, yıkıntılarını onaracağım’ diyorum! 44:27 (Yeşaya) Bir zamanlar engin denize, ‘Kuru! Sularını kurutacağım’ diye emir veren de benim. 44:28 (Yeşaya) Koreş için, ‘O çobanımdır, Bütün isteklerimi yerine getirecek’, Yeruşalim için, yeniden kurulacak, tapınak için, ‘temeli atılacak’ diyen Rab benim.”

– Tanrı haktır, – dedi Engüdey Başkan, – ondan şüphe etmek olmaz.

– Biliyorum, – dedi o.

– Sizin nizamınız milletler arasında eşitsizlik yapıyor gibi.

– Hayır, yanılıyorsunuz.

– Biz canlıların Tanrı’nın ruhundan yaratıldığına inanıyoruz.

– Yeşaya Peygamberin mektuplarında Tanrı’nın varlığı somut ve açık bir şekilde ifade edilmektedir: 56:3 (Yeşaya) Rabb’e bağlanan hiçbir yabancı: “Kuşkusuz, Rab beni halkından ayırır,” hiçbir hadım da, “Ben kuru bir ağacım” demesin. 56:4 (Yeşaya) Çünkü Rab diyor ki: “Şabat günlerimi tutan, Beni hoşnut edeni seçen, antlaşmama sımsıkı bağlı kalan hadıma 56:5 (Yeşaya) Evimde, evimin dört duvarı arasında oğullardan da kızlardan da daha iyi bir anıt ve ad vereceğim; yok edilemez, ebedi bir ad olacak bu. 56:6 (Yeşaya) “Rabb’e hizmet etmek, O’nun adını sevmek, kulu olmak için O’na bağlanan yabancıları, Şabat Günü’nü tutan, bayağılaştırmayan, antlaşmama sımsıkı bağlı kalan herkesi, 56:7 (Yeşaya) Kutsal dağıma getirip dua evimde sevindireceğim. Yakmalık sunularıyla kurbanları sunağımda kabul edilecek, çünkü evime ‘bütün ulusların dua evi’ denecek.”

– Bu ne demek?

– Midraş Raba.

– Okursanız, ne olur?

– Bazı duaları okumak için minyan gereklidir. Yani insan sayısı ona ulaşmalıdır.

– Niçin?

– Mişna, gelenek.

– Ustura’nın ne lüzumu var?

– Ben – Mogelim. Sünnet yaparım.

– Mumu ne yapıyorsunuz?

– Bu Ner tamid denilen sinagogda her zaman yanan kandil.

– O zaman kutlu olan ne?

– Biz hepimiz Olam Ha-Ba’ya gideceğiz.

– Madem ki Tanrı’ya inanıyorsunuz, bize misafir olunuz. Koyun keseceğiz.

– Parev bulamadım, bana sütsüz ve etsiz yemek gereklidir.

– Öyle yemek bizde olmaz.

– Birçok yıl soyfer oldum. Tanrı kanunlarını ifa etmeye alışmışım.

– Lakabınız ne?

– Sefer Tora.

– Bizimle birlikte göç ediniz.

– Düşüneyim.

Kadınlar yemek getirdi.

– Trefa, trefa, – dedi o korkarak.

– Kendiniz bilirsiniz, – dedi Erbek Batur.

– Devamlı teşuva istiyorum Tanrı’dan.

– Bizim göçümüz yaslı göç, bir yaşlı büyüğümüz vefat etmişti. Mevtayı üç gün evinde gecelettik, şimdi yedisini vereceğiz, güze doğru kırkını vereceğiz.

– Evet, önce Şiva, sonra Şeloşim gelir. Ben ruhuna atfen Şema okumak istiyorum.

– Teşekkürler, – dedi Engüdey, – Tanrı bir olsa da, dinlerimiz farklı.

– En önemlisi – Emuna.

– Na’şını göbek bağının kesildiği ata topraklarına götürüp defnettik.

– Ben de daha sonra Eretz-İsrail’e gidip öleceğim.

Konargöçer topluluk kiminle konuştuklarını bilmediler, yine de gezgin yolcu kendi dinini vaaz etmedi. Alişer yazdıklarının sonuna yuvarlak bir nokta koydu ve kitap taslağının bitmiş tam nüshasına daha önceden hazırlamış olduğu Zaratuştra, Tao, Budizm, Konfüçyüs ve Tasavvuf şiir bölümlerine ilave etti.

ZARATUŞTRA

Şafak attı. Evin içi alacakaranlık, boğucu hava genizleri yakıyor. Divanda sırtüstü yatmakta olan buğday tenli kadın hafifçe inledi. Yanında genç bir kız ve bir yaşlı kadın oturuyor. Yatağın baş tarafına konan büyük mumun ışığı pencereden giren zayıf esintiyle belli belirsiz kımıldıyor.

– Sıcak su hazır mı? – diye sordu yaşlı ihtiyar.

– Hazır.

– Yima, – dedi ihtiyar kadın.

– O uyuyor, – dedi kız.

– Çağırınız.

Genç kız eteklerini toplayarak dışarıya koşarak çıktı.

– Sabrediniz, Tanrılar size yardım edecek, Anahita.

Anahita başını kaldırdı.

– Hepsi ne zaman bitecek, Ardvisur?

– Artık az kaldı.

– Çekecek azabım hala çok mu?

– Hayır, çok değil.

Eşikten Yima göründü.

– Zamanı geldi mi?

– Evet, şimdi doğum sancısının başlaması gerekir.

– Sıcak su nerede?

– Aban getiriyor.

– Genç kız suyu elinden düşürüp dökmesin.

Hamile kadın tekrar inledi.

– Çok canı yandı, – dedi Ardvisur ihtiyar.

– Aban gecikti.

– Dışarı çıkıp bakınız.

Yima dışarı çıktıktan sonra yanında Aban olduğu halde hemen döndü.

– Navan kapıyı açamadan bekliyormuş.

– Bıçağı kolay bir yere koyun, lazım olduğunda aramayalım. Bizim için hızlı hareket etmek lazım, Anahita’nın doğurması zor olacak gibi.

– Tamam.

– Aban, siz dışarıda bekleyiniz, sonra çağıracağız.

– Ben hiçbir şeyden korkmam.

– Kendiniz biliniz.

– Olur.

Yaşlı kadın hamile kadının eteğini kaldırdı.

– İpek örtüyü getiriniz.

– Buyur.

– Yima, öbür taraftan geliniz.

– Bıçağı alayım mı?

– Hayır, daha erken.

Hepsi hazırdı. Karşı taraftan kerevete parça parça güneş ışınları düştü. Işık hamile kadının yüzüne vurduğunda sancılar başladı.

– Ah, Tanrılar bizlere yardımcı olunuz! – dedi ihtiyar kadın.

İçinden uzunca mırıldandı. Anahita ağır hareketlerle yorganı topladı.

– Başı çıktı, – diye bağırdı Yima.

O esnada bebeğin gülmesi duyuldu.

TAO, BUDA VE KONFÜÇYÜS

Bu gülme tüm Doğu’yu uyandırdı. Önce bozkırda Tanrısına huzur içinde ibadet eden topluma Tao geldi, ondan sonra Buda ve Konfüçyüs fırtınası ulaştı.

Engüdey obaya tozu dumana katarak dörtnala gelen haberciyi yanına çağırttı. Kısraklar kesildi, üç yerde ateş yakmak için toprak kazıldı. Kazanlar hazırlandı, etler pişirildi. Bundan sonra otlakta bulunan kısrakların tulum tulum tobılgı* kokan kımızları peş peşe gelmeye başladı. Konuşma uzun sürecek oldu. Fakat, engin bozkırları dolaşan üçünün niyetlerini iyi bilmek gerek, bu yüzden Engüdey büyük bir meclis topladı.

– Tao, – dedi bir yolcu, – uzun yol.

Sonra sessiz uzun süre durdu.

– Yani hayatın devenin çektiği uzun bir göçü.

– Amaç?

– Evet. Sizin sınırsız yolculukta iyi hayat yaşayabilme kabiliyetiniz.

– Ne?

– Bununla birlikte, bundan kastımız hayat, dağ, orman, engin bozkır, refah ve mutlu bir ömür. Dünya var ile yoktan meydana gelmiş, mümkün olan ile olmayanı içeren hayat uzun ile kısadan biçimlenmiş. Alçak tepeler yüksek zirvelere bağımlıdır. Havalara yükselen ses aşağılara inen sese katılarak ahenk oluşturur, geçmişe kendisinden sonraki boyun eğdirir. Eksik olgudan kâmil bir şey doğar. Eğriden – doğru, eksikten – bütün, eskiden – yeni.

– Bu yüzden?

– Yeniliğin anası – eskidir. Yoğun şey gerilimden güç alıp tekrar büyür. Zayıflayan güçlenir. Mahvolan tekrar ortaya çıkar. Zıtlıklar birbiriyle mücadele etmez, aksine buluşurlar. Kim ki, her hangi bir bilgiden bağımsız yaşarsa, onu hiçbir zaman dert bulmaz. Kendi bilgisinin derinliğini bilen ve cahil halde kalan tüm âleme örnek olur. Bilgi diye bir şey yoktur, bu sebeple ben hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey yapmadığınız zaman, ülke kalkınır, huzurlu dönemlerde halk arasında adalet meydana gelir, eğer padişah yeni girişimler başlatmazsa, halk zenginleşir. Tao oğlu, toprak oğlu, gök oğlu ve han oğlu. Göğe hizmet edip, ülkeyi yönetmek için sabırlı olmak gerek. Sabır – hayırların ilk basamağı, insan-ı kâmilin başlangıcıdır. Tao’ya yönelen, kervanı götüren yolcu müneccim, falcı, kâhin ve dinî geleneklerin koruyucusudur. Tao oğlu, toprak oğlu, gök oğlu ve han oğlu. Göğe hizmet edip, ülkeyi yönetmek için kanaat gereklidir. Kanaat – iyiliklerin başı, büyük insanlığın alametidir. Bizim mabedimiz var. Ben güney – doğuda uzakta bulunan güzel ülkede, zengin bölgede büyük bir rahibim, fal açarım, bilinmeyen geleceği tahmin ederim.

– Şimdi siz konuşunuz, – dedi Engüdey.

Budist konuk konuşmaya başladı:

– Dinimizin temel iki kaynağı mevcuttur: Therevada ve Mahayana. Hakikat, kanun ve ilim lugatı Pali dilinde dhamma, Sanskrit dilinde dharma şeklindedir. Klasik eski Tripitaka tüzüğünde Siddhartha Gautama, Sanskrit metinleri Gautama olarak adlandırır. Budistler – dünyaya Buda’nın gözüyle bakanlardır. Buda – Tanrı değildir. O Tanrı’yı tanıma yolunu değişmeyen kural olarak görmez. “Benim öğütlerime inanmayınız, ancak sözlerimi anlamaya çalışınız, o zaman söylediklerimde mana var mı, yok mu görebilirsiniz. Eğer mana yoksa, ilgilenmeyiniz. Fakat mana bulursanız – akılda tutunuz”, – demiştir aziz.

– Fazilete nasıl ulaşılır?

– Budistler dhamma ile dharma geleneklerine uyarlar. Dharma dediğimiz hakikat, kanun ve ilimdir. Eğer biz Buda yolunu seçip öğütlerini tutarsak ve sangha toplumuna ulaşırsak, o zaman Budist oluruz. Üç değer – Buda, dharma ve sangha – her budistin dinî farzıdır. İyiliğe yol açmanız, hiçbir zaman kötülük yapmamanız ve akıl ve düşüncenizi temiz tutmanız gerekir.

– Yasakları nasıldır?

– Üç zehir vardır: cimrilik veya açgözlülük, intikam veya öç alma, yolunu şaşırma veya cehalet.

– Buda’ya götüren ilk yol nedir?

– Budist olmak için şunu üç kere tekrarlamak farzların büyüğüdür: “Ben koruyucu bulmak için Buda’ya gidiyorum. Ben koruyucu bulmak için dharmaya gidiyorum. Ben koruyucu bulmak için sanghaya gidiyorum.”

– Vasiyeti nedir?

– Buda’nın düşüncesine göre, vasiyetin tartışmalı olan en temel konusu – burada ve tam şimdi geçmekte olan durum. “Ben hayat sahiplerine hiçbir zaman zarar vermemeyi görev biliyorum. Ben eğer kendi isteğiyle vermezse, başkasından hiçbir şey almamayı görev biliyorum. Ben sevdiğime sadık olmayı görev biliyorum. Ben, aklımı kaybetmemek için, içki ve uyuşturucu kullanmamayı görev biliyorum,” – şeklinde öğütleri geride bırakmıştır hakim öğretmen.

– İbretli sözlerinde mutlak günahsızlık var mı?

– Bizim normal hayatımızda ne olacağımız bugünkü yaşantımızdaki hareketlerimize bağlıdır. Her insanın kendisindeki yeni manevi tekâmüle ulaştıracak imkânları faydalanabilmesi genel olarak evrenin gelişmesine hizmet eder. Halk dharma yolunu takip ederse, dünyanın huzuru artar, eğer dharma yolundan şaşarsa, dünyanın huzuru kaçar. Karuna, birine merhamet etmek, prajna bilgeliğiyle mücehhez olmak gerekir. Yoga – iletişim kurmak – bilgeliğe ulaşmanın yoludur. Dünyaya dıştan bakıp neler olduğunu anlarsınız ve vipassanaya ulaşırsınız, gözünüz açılır.

– Derviş engin ülkeme hangi tavsiyelerde bulunabilir?

– Bir gün Kisagotama uzun saçları rüzgârla dalgalanan genç oğlu bu yalan dünyadan erkenden göç ettiğinde, üzüntüden kahrolmuş, siyahlara bürünmüş olduğu halde Buda’ya gelir. Üzüntüsünü unutamaz. Bilge Buda onu hardal taneleri bulmaya gönderir. Fakat, sizin hardal tanelerini alacağınız ailede hiçbir şekilde matem ve dert olmasın der Buda. Fakat, Kisagotama dertsiz hayat süren ve yüzü devamlı gülen bir aile bulamaz ve uzun süre yorgun bir biçimde diyar diyar dolaşır. Bir ailenin reisi yok, ikincisinin evlatları yok, diğerleri akraba veya kardeşlerini ağlayarak inleyerek toprağın koynuna vermiştir. O zaman Kisagotama anlar, evet etrafa başka gözle bakmak gerekir.

– Buda mutluluğu gördü mü?

– Gördü. Mutluluk, bize göre, nirvanadır. Tabiatı tanımanın en yüksek zirvesidir. Bilge yüksek zirveye Hindistan’ın kuzey-doğusunda, jambu ağacının dibinde ulaşmıştır. Buda halkın verdiği bir isimdir. O birkaç sene nefsini öldürmüştür. Buda’nın sözü vardır: “Ben yaksa veya gandharva, deva veya insana kendini şeklini veren özellikler ile ruhani halleri tamamen yok ettim. Yani, ben – Buda’yım”. O başını sağ tarafına eğdiği halde meditasyon yaparken öldü. Bu – parinirvana – saf nirvana, bundan sonra Buda tekrar dünyaya gelmedi.

Bundan sonra, söz Konfüçyüs mücevherini dağıtan haberciye geldi.

– Konfüçyüs ülkesinde bilge yok, – dedi o, – eski Çin geleneklerini iyi bir şekilde uygulamak din kuralının esasına girer. Büyüklere saygı, aileye saygı.

– Tanrı’ya sığınan ülkenin geleneklerine benziyormuş.

– Ruhlara büyük saygı gösteririz.

– Doğru!

– Her bir şi – kabile – kendi ataları için myao inşa eder, ibadethane inşa eder. O zaman fani dünyadan göçüp ahirete giden ataların simasını tasvir eden heykel büst hong-bo inşa edilir. Kara tahtaya – Zhu – kızıl hiyerogliflerle ölen akrabalarının adları yazılır. Dini merasim yapılıp, dua okunduğunda, Zhu dirilir. Zhu kuzey duvarda başköşeye, masa üstündeki yüksek sandığın içine konur. Konfüçyüs ülkesinde ölen kardeşine ağıt yakıp Zhu tahtasına yazmak – değişmez kuraldır. Genç erkekler evlendiklerinde mabede girip ruhlardan izin isterler. Her bir dört mevsimin orta ayında kurbanlar kesilir.

– Yüce lider Konfüçyüs nasıl bir vasiyet bıraktı?

– Konfüçyüs şöyle der: “Eğer hissediyor dersem, halk yeryüzündeki işlerini bir kenara koyup, ruhlara gece gündüz hizmet etmeye başlarlar mı diye endişe ediyorum, hissetmiyor dersem, anne ve babalarını çocuklarını gömmeden bırakırlar mı diye korkuyorum. Zamanı geldiğinde, kendiniz her şeyi görüp, bileceksiniz”.

Engüdey öğüt veren üç gezgin azizi büyük ak keçe çadırında bırakıp dışarı çıktı.

MUTASAVVIF

Önce kalabalık halk toplanıp obanın kıyısında yüksek tepeye darağacını yerleştirdi. Bundan sonra direklere yeni eğrilmiş halatı sıkıca düğümleyip bağladı ve aşağı sarkan ucuna ilmek yaptı. Peşinden kalabalık halktan ayrı duran bir şahbaz ortaya doğru gelerek halatı ilmekli kısmından kaldırdı ve siyah yağ ile sıvadı.

– Sortay’ı getiriniz, – dedi lider buzağı dişli kalın kamçı ile oba tarafını göstererek.

İki görevli en kenardaki keçe çadırdan yalın ayak Sortay’ı alıp çıktı.

– Beriye, – dedi lider tekrardan.

– Halk sessizce geri çekilerek üçüne yol açtı. Sortay tabanlarını yakan sıcak sarı kumda ayaklarını sürüyerek yavaşça yürüyordu. Lider tobılgı saplı kamçısıyla göz alıcı çizmesine vurarak sabırsızlanıyordu. Hava boğucu sıcak, yakın yerdeki gölün nemi kalabalık halka ulaşmıyor gibiydi, kulaklara durmaksızın vıraklayan kurbağaların acıklı sesleri geliyordu. Tutuklu darağacına yaklaştığında durdu. Arkasından gelen iki askerin biri ensesinden vurdu. Tutuklu neredeyse öne doğru düşüyordu, ancak kendini toparladı. Başını kaldırdı, öğle vaktinde tam tepesinde duran sıcak güneşe baktı.

– Tam önüme gelsin, – dedi kabile şefi.

Sortay onun önüne geldi. Ondan sonra gövdesini dikleştirdi ve yüzünü şefe döndü. Buğday tenli yüzünde kaygı yoktu, sadece güneşin sıcaklığından rahatsız olduğu görülüyordu. Düşünceli gözleri kabile şefini uzun uzun inceledi. Dikkatlice gözden geçirdi ve delercesine gözlerini ona dikti.

– Çevremizdeki insanların tümüyle Tanrı dininde olduğunu biliyoruz, – dedi kabile şefi, – bir zamanlar, bizim de kudretli ulu Tanrı’ya sadakatimizde herhangi bir eksiklik oldu mu?

– Eksiklik olmadı.

– Doğduğumda Tanrıcıydım, şimdi ise dini bütün bir Hristiyan’ım.

– Biliyorum.

– Bundan böyle benim obamda Tanrı öğütlenmemelidir.

– Peki.

– Öyleyse, siz niçin Tanrı dinine ibadet ediyorsunuz?

– İsa Peygamber sevdiği kuludur O’nun.

– Gerçek mi?

Lider soran gözlerle halka baktı.

– Yalan, – diye kestirip attı biri at üstünde istavroz çıkararak.

– Evet, yalan, – dedi grup içinde alaca kaftan giyen uzun boylu biri.

Büyük kalabalık uğuldadı, hareketlenmeye başladı. Asabi ve öfkeli bu insanlar kabile şefinden ağır ceza vermesini istedi, ceza yapılan suça uygun, aynı oranda olmalıydı.

– Gördünüz mü? – dedi beklediği cevabı alan lider, Sortay’a sırıtık ve sevinçli bir ifade bakarak, – siz günaha battınız, halkın dileği – ölümdür.

– Fakat yüce bozkırlara Tanrı’yı kabul eden kudretli bir başka din daha geliyor.

– O nasıl bir dindir?

– Bilmiyorum.

– Bu saçmalıyor.

– Evet, bir zamanlar dinsizliğini de gizlemişti.

Halk bağırarak ölüm cezası istemeye başladı. Halk içine fitne fesat sokan bozguncular bu eylemleri yüzünden ölmeliydi.

– Biz sizi Tanrı’ya inanıyor diye biliyorduk.

– Ben davulumu işitiyorum, onun ışığı uzak diyarlardan buralara uçarak gelip göğsüme dolmuş gibi.

– O nedir?

– Kendim de anlamıyorum, fakat İsa Peygamber gibi hepimiz de Tanrı’nın yarattığı kullarmışız.

– Durdurunuz! – dedi lider bağırarak.

– Çünkü, İsa Peygamber tam sizin gibi bir insandır, o – Tanrı’nın oğlu değil, sevdiği bir kuludur.

– Öldürünüz! – diye buyruk verdi kabile şefi.

İki asker onu hemen darağacının altına ite kaka getirdiler.

– Durun! – dedi Sortay, – son bir çift lafım var söyleyecek.

Lider konuşmasına izin verdi.

– Halkım! Tüm insanlar kardeştir, Tanrı birdir. Suç her peygamberin ümmetinde değil, hepimizin davranışlarında mevcuttur. Tüm milletlerin ve topluluklarının benim kardeşim olduğunu biliniz!

Cellatlar Sortay’ı hemen yere yıktılar, iki kolunu arkasına getirip çapraz bir şekilde bağladılar. Sonra kaldırdılar ve yüksekte tutarak ilmeği boynuna geçirdiler. Bıraktıklarında onun vücudu aşağı doğru hızla kayarak düştü ve halat gerildiğinde birden durdu. Aziz boynundan asılı olduğu halde ileri geri biraz sallandıktan sonra ahirete göçtü.

Ertesi günü, Sortay’ın havadisi bozkırlara tamamen yayıldı. Bazı obadaşlarının kalabalık dağıldıktan sonra, ilmeği çıkardıkları ve onu dağa doğru gizlice kaçırdıkları söyleniyor. Halkın arasında efsane ve rivayetler bunu daha da zenginleştirip uzun zaman devam ettirdiler. Sortay büyük davulu bekleyip dağ başında uzun bir süre tek başına gezmiş olmalıdır. İlk haber obaya ulaştığında, toplumdan önce Allah’ın doksan dokuz güzel ismini işiten o, rivayette söylenildiğine göre, ölümün pençesinde çok sıkıntı çekip can çekişmiş. Fakat ovadaki halka gerçeğin ulaşması onun azabını hafifletmiş. Sortay bunu işittiği andan itibaren hiç pişman olmamış büyük bir huzur içinde ruhunu teslim etmiş.

DÜŞÜNCE

Alişer yazmayı bıraktı ve kalemini masanın üstüne fırlattı. Romandaki olayların etkisinde kalarak biraz oturdu. Belki, Tanrı yok da olabilir diye düşündü, fakat yaratıcı bir güç gerekliydi. Oturduğu yerden kalkıp pencerenin önüne gitti. Dışarıda atıştıran beyaz kar deminden beri durmaksızın yağıyordu. İnsan hayatının manasızlığını anlamak için önce onun iki elini boş bırakmak lazım, o zaman insan sorumluluklarından ve dünyevi problemlerinden kaçtığını fark eder. Binlerce topluluk bu dünyadan arkalarında hiçbir iz bırakmadan gelip geçti. Onlar hakkında hiç kimse düşündü mü? İnsanoğlu kendisinin düşünerek keşfettiği yüce anlayışlar, kompleks düşüncenin – ilerlemenin – şuursuz araçları gibidir. Alişer yatak odasına doğru yürüdü. Toplanmamış yatağa sanki birisi yüzükoyun yatıyor gibiydi. O girdiğinde yüzünü çevirip sırt üstü döndü. Alişer korkarak geri çekildi.

– Özür dilerim, – dedi, – yatacak bir yer arıyordum. Burası iyiymiş.

– Burası benim yatağım, – dedi Alişer.

– Sizin olsun, fakat şimdilik boş, biraz dinleneyim.

Alişer’in kalbi hala çarpıyordu.

– Kimsiniz? diye sordu.

– Ben sizin düşüncenizim. Bugün beni çok rahatsız ettiniz. Çok yorulmuşum.

– Siz nasıl benim düşüncem oluyorsunuz?

– Düşüncenin de bir şahsiyeti vardır.

– Normal canlı bir insan gibi mi?

– Sizin düşünceniz şeytan imiş. Aynı o şekilde gelmiş bulunuyorum.

– Çıkınız evimden.

– İnsan düşüncesinden kurtulabilir mi? Kendiniz çağırıyorsunuz.

– Bana hiçbir şey lazım değil.

– Size Tanrı lazım, fakat demin şüphe ettiniz, günaha batmış ve şüphe suretinde suçlu olarak gelen şeytanî düşünce bendim.

– Yoruldum, – dedi Alişer.

– İşte, yine aradınız, şimdi kendiniz için ölüm istiyorsunuz.

– Ne şekilde ölmek iyidir?

– İpe asılarak.

– Onu nereden bulacağım.

– Balkona bakın.

– Bakayım.

Alişer balkona yöneldi. Gözü çamaşır ipine takıldı. Bir makas getirip iki tarafından kesti. Sonra salona geçip lambanın dibinden bağladı. Bir ucunu kement yapıp düğümledi. İskemleyi getirip ölçtü, ilmek boynuna tam gelmişti. Önce yazdığı kitap taslağını ve kitaplarını yakmayı düşündü. İskemleden indi ve kibrit aramak için mutfağa girdi. Köşede dikine duvara dayadığı süpürge hareket ederek oynuyor gibi göründü. Korkmaya başladı. Şeytan tekrar ortaya çıktı.

– Niçin korktunuz? – diye sordu o, – nasıl olsa iki dünya da yalan.

– O zaman ben kimin düşüncesiyim?

– Siz şimdilik serserice gezinen bir düşüncesiniz.

– Bu ne demek oluyor, âlem dediğimiz sadece düşünce mi?

– Âlem, huzursuzca dolaşan hayallerin toplamıdır. Hatta âlemin kendisi de yoktur.

– Fakat düşüncenin ağırlığı var, değil mi?

– Korku akıl ve şuurun düşmanı olsa da, utanmanın habercisidir.

– Allah hak mıdır?

– Sözü ölçtünüz mü?

– Hayır.

– O zaman siz düşüncenin ağırlığını bilemezsiniz.

– Ben öbür dünya ile yüzleşmek istiyorum.

– Düşünceniz dağılıp kaybolsa da mı?

– Nereye kaybolabilirim?

– Hiçbir yere.

– Kendimi bulamama ihtimalim var mı?

– Birisinin rüyasına girersiniz.

– Var mıyım?

– Yoksunuz.

– Anlamadım.

– Bundan sonraki durağınız hiçlik olacaktır.

– Ölmeyeceğim, – dedi Alişer.

– Siz şimdi de yaşamıyorsunuz.

– Rüya mıyım?

– Var olduğuna kesinlikle inanan birini gördünüz mü?

– Doğru, bazen şüpheleniyorum, başka insanlar da benim gibi yaşadığını hissediyor mu diye düşünüyorum.

– Öncelikle, siz kendiniz bu aydınlık dünyada nafaka peşinde koştuğunuzun farkına vardınız mı?

– O zaman gerçek ne?

– Söz.

– Fakat, harflere dökülen söz maddeye dönüşmez mi?

– Maddeyi parçalara ayırırsanız, sonuçta sözden başka hiçbir şey bulamazsanız.

– Söz düşünceye eşitse, siz niçin görünüyorsunuz?

– Her bir kelimenin ortaya koyduğu bir düşünce vardır, düşünce sözlerden çıkarak şahsiyetleşir, ancak gördüğünüz bir şeyin içindeki öz sizin gözbebeğinize hiçbir zaman yansımayan bir parça sözdür.

– Ben ölmeye gidiyorum, – dedi Alişer.

– Siz deminden beri ona gidiyor değil miydiniz?

Alişer mutfağa gitti, iskemleye çıktı, ilmeği boynuna geçirdi. Dünya, her şeye rağmen, aydınlık, – dedi o, pencereden dışarıya uzun süre bakarak. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor. İskemleyi tam tekmeleyeceği sırada kapının zili çaldı. Bu bir bahane, dedi aşağı inerken, yoksa içeriden kilitli kapıyı açmasa da olurdu. Alişer dar koridordan geçip kapıya vardı ve kapının deliğinden dışarı baktı. Eşikte uzun pardösü giymiş Marfuva şemsiyesini silkelemekte idi. Yanında köpeği vardı. O gözü kapı deliğinde olduğu halde kilidi açtı, ölmediğim ne kadar iyi oldu diye geri çekilip eliyle kapının kolunu çevirdi. Marfuva nura gark olmuş gibi güzelleşmişti. Yüzüne kan gelmişti. Bu, onun yüzeye vuran düşünceleriydi. Alişer birden endişelendi, düşünce hayatın şeklini belirliyordu.

– Sizden ayrılamayacağımı anladım, – dedi kapıdaki konuk.

– Niçin?

– Bilmiyorum.

– Bektaş da mı?

– Hoşlanmıyorum.

– Gir içeri.

– Bu, – dedi Marfuva, – Alıpsok*.

Alişer eğilerek Alıpsok’un başını okşadı. Alıpsok iki-üç defa hafifçe havladı.

– Kitabınızı yazıyor musunuz?

– Evet.

– Çayınızı ben hazırlayacağım.

O konuşarak içeriye doğru ilerledi ve tavana asılı ilmeği gördü, duvara sırtını dayadı ve içini çekerek, yavaşça ağlayarak döşemeye oturdu.

– Ben yokken siz bir gün öleceksiniz, – dedi.

– Belki, – diyerek onaylayan Alişer ne söyleyeceğini bilmez bir haldeydi.

– Öleceksiniz, biliyorum, – dedi Marfuva.

İkisi de sessiz kaldılar. Alişer Marfuva’nın yanında diz çöktü. Kurtulmam lazım diye düşündü o, benim hayatımın ağır olduğu bir gerçek, çiçek gibi narin bu insan ağır tavırlarıma tahammül edemeyecektir. Daha mutlu bir hayat yaşasın, günlük geçim derdinden başka hiçbir şeye aldırış etmeyen insanlar olur ya. Hayatın manası hakkında düşüncelere dalmak, yaratılıştan manalar çıkarmak normal insanların yapacağı şeyler değil.

– Siz beni “Ldinka” kafesinde bekleyiniz, – dedi Alişer, – evi toplayıp peşinizden geleceğim.

– Tamam.

– Bir şeyler yiyip içip sohbet ederiz.

Marfuva yerinden kalkarak kapıya doğru ilerledi. Alıpsok eşikte kuyruğunu sallayarak tekrar havladı.

– Onu bırakıp gidiniz, – dedi Alişer, – bana arkadaşlık etsin.

– Ne yapacaksınız?

– Evi beklesin istedim.

– Benimle yürüsün.

– O da akıl sahibi.

– Elbette.

– Bırakınız lütfen.

– Peki.

Marfuva eşikten geçtikten sonra sol tarafa döndü. Alişer yeniden yalnız kaldı.

MARFUVA

Jandasov caddesinde bir taksiye binen Alişer Panfilov ile Bögenbay caddelerinin kesiştiği yere geldi. “Ldinka” cafesine girdi, içeride beklemekte olan Marfuva’dan iki yüz elli tenge para alıp geri dönene kadar taksici onu otomobili çalışır vaziyette bekledi. Alişer tekrar içeri girdiğinde, Marfuva garson ile konuşuyordu:

– Evet, konyaktan üç yüz gram, – dedi Marfuva.

– Neler yapıyorsunuz şimdi? – diye sordu Alişer.

– Dönmeme hiç kimse itiraz etmedi.

– Çok iyi olmuş.

– Sizi sordu.

– Kim?

– Annem.

– Bugün hava yağmurluydu.

– Bu sene sonbahar yağışlı olacak demişlerdi ya.

– Öylesine mi çağırdınız?

– Evet, öylesine.

– Geçen sene sonbaharda Abay’ı çeviriyordum.

– Fakat Paris’e gidemediniz.

-Gitmedim.

– Fransızların sizi aradığı doğru mu?

– Doğru. Çevirmeni aramışlar.

– Kazak temsilciler ne cevap vermişler acaba?

– Mutlaka bir yalan uydurmuşlardır.

Garson yemek getirdi. Pilav üstüne iki pirzola, iki bardak şeftali suyu ve üç yüz gram konyak. Sonra tepside kalan iki kadehi birer birer masaya bıraktı, saygılı bir şekilde dönerek uzaklaştı.

– Millete ayıp oldu, – dedi Marfuva, – Bektaş ikimiz hiç olmazsa bir sene birlikte yaşamadık.

– Ayıp oldu, – diye cevapladı Alişer onun sözlerine hiç önem vermiyormuş gibi öylesine konuşarak.

Her şeye boş vermişti. Güzellik bir rüyadır diye düşündü Alişer. Varlığı da yokluğu da belli değildi. Fakat, bulanık hayali gözünün önüne gelerek aklınızdan bir türlü çıkmaz. Kandırarak yanında götürdüğü mutluluk karşınıza dert olarak çıkar. Duygular alt üst olur, endişeler ortaya çıkar ve güzelliğin egemenliği terbiyesizliğe dönüşür. Yıllar geçtikçe hafızanızdan silinir. Daha sonra unutulan simasını tekrar hatırlamakta zorlanıp sıkıntıya düşersiniz. Marfuva ona bakıyordu.

– Yemeğe başlayalım.

Niçin geldim? Alişer geldiğine pişman oldu. Şişeyi eline aldı, iki kadehe doldurdu.

– Kötü bir kâbus gördüm, – dedi Marfuva, – kitaplar topluca saldırıp sizi yiyormuş.

– Bu ne anlama geliyor? Normalde kitabı insanların yemesi gerekir.

– Kazaklar rüyayı nasıl yorumlarsan, öyle çıkar derler. Ben korkuyla uykumdan uyandım, hemen acele ile kötüye yorumlamış ve endişelendiğim için size telefon etmiştim.

– O zaman kitaplar yüzünden öleceğim.

– Belki, sizin bu kitabı yazmamanız gerekir.

– Bilmiyorum.

– Birçok yazar kitap taslaklarını yakmıştır, değil mi?

– Şimdi ben yazılmakta olan kitabımla sadece konuşuyorum. İkimiz çok iyi arkadaş olduk. Önce okuyorum, sonra düşüncelerimi kâğıda döküyorum.

– Çiçekleriniz nasıllar?

– Her gün sabah onlarla konuşuyorum.

– Onların öldüklerini işittim.

– Biz aynı yolda yürüyoruz.

– Bana darılmayınız.

– Darılmam.

– Nasıl olsa, herkes sizi sonunda tanıyacak.

– Belki.

– İçelim.

İkisi birer yudum aldılar. Alişer önündeki pirzolayı küçük küçük doğradı, çatal ile alıp ağzına götürerek çiğnemeye başladı.

– Planınız nasıl?

– Romanı bitirmek istiyorum.

– Gücünüz yetecek mi?

– Yeter. Yıllarca sürdü.

– Bir yazarın siyasetle uğraşması doğru mudur?

-Kim bilebilir, neyin yanlış doğru olduğunu?

– Bence, bugünkü yazarlar iktidarların uşakları gibidir.

Tanrı’nın da uşakları olması ihtimal diye düşündü Alişer. Sohbetten sıkıldı. Galiba, Marfuva gün boyu evde oturmaktan bıkmış olmalıydı.

– Teşekkürler Marfuva. Rüya hakkında söyledikleriniz iyi oldu. Şimdi ben gideyim, işlerim vardı, – dedi.

Marfuva şaşırmış bir vaziyette bakıyordu.

– Vaktim az.

– Tamam.

– Allahaısmarladık. Yine görüşürüz.

Peçete ile ağzını sildikten sonra yerinden kalktı ve kapıya doğru gitti. Marfuva ikinci kadehi yalnız içti. Alişer dışarıda nereye gideceğini bilemeden biraz durdu. Hayatı sona ermiş gibiydi. İçini sıkıntı bastı. Bögenbay Batur caddesinde yolun karşı tarafına geçti. Parkın içine girdi. Orada sendeleyerek bir süre yürüdü. Sonra önüne çıkan banka oturdu. Etraf kızıllı yeşilli çok güzel yapraklarla doluydu. Yoksa, her şeyi bir kenara bırakıp basit ve vurdumduymaz bir felsefe öğretmeni mi olmalıydı? Birden park içinde patika yoldan gelmekte olan Marfuva’yı fark etti. Keyfi yok, başını öne eğmiş ağır adımlarla yürüyordu. Derin düşüncelere dalmıştı. Alişer ona acıdı. Özel olarak çağırdığında bile sabırsız yazar onu dinlememişti.

– Marfuva, – diye seslendi Alişer.

Marfuva başını kaldırdı. Gözlerinde yaş vardı.

– Tekrar dönmek istiyordum ben.

Bu sefer sesli ağlamaya başladı.

– Yürü gidelim.

İki birlikte Abılay Han caddesine çıktılar. Orada bir taksiye binerek asfalt yol üzerinde hızla yol aldılar. Otomobil kısa bir süre sonra “Tavgül” semtine getirdi. Taksiden indiler, Marfuva ücretini ödedi. Alişer eve doğru gelirken bir daha hiçbir zaman yoksul olmayacağım diye düşündü. İkisi ikinci kata çıkıp daireye doğru yöneldiklerinde kapının zilini çalmakta olan bir kızı gördüler. İçeride Alıpsok havlamaktaydı.

– Merhabalar, – diye selam veren genç kız, – Alişer Taymasoğlu’nu arıyordum.

– Benim, dur kapıyı açayım, – dedi Alişer.

– Gazete muhabiriyim.

– Hayırdır?

– Röportaj için gönderdiler.

– Nasıl bir röportaj? – diye sordu Alişer kapının kilidini açarken.

– Sanat hakkında.

– Siz eve girip oturunuz, – dedi Alişer, – biz dışarıya çıkıp röportaj yapıp gelelim.

– Tamam, – dedi Marfuva.

Onu yanımdan hemen uzaklaştırmam lazım diye düşündü. Kalbini kırıp ne yapacağım.

DOSTLAR VE KADINLAR

Kadınların erkek milletine can yoldaşı olduğu eski devirlerden beri bilinir. Fakat, kısa saçlı ile uzun saçlı hiçbir zaman arkadaş değildirler, ayrıca karıları bile kocalarına fedakar sadık bir dost olamaz. Erkeklerden de dost bulmak zordur. En samimi arkadaşlarınız bile çok genç yaşta evlenmiş bir kız gibi her şeyi isterler, devamlı onlarla ilgilenmek gerekir, her zaman onlar için her şeyinizi feda etmelisiniz. Yine de, dostlar da kadınlar gibi, kendi menfaatleri uğruna, sizi kolayca satarlar. En ilginci, onlar ihanetlerini başkalarının hiçbir zaman fark etmediğini zannederler.

– İsmim, – Cemile, – dedi gazeteci kız.

– Alişer.

– Konuşmadan yürüyorsunuz.

– Siz dostluk ile aşkı birbirinden ayırt edebilir misiniz?

– Evet.

– Soruların hepsine cevap hazırlamış gibisiniz.

– Çünkü, her zaman düşünürüm, – dedi Cemile.

– Parlağa düşkünlük ve aşırılığa yatkınlığın ikisinde de bir sahte duyguyu görüyorum. Bu yüzden midir, bilmiyorum, benim için birbirinden hiç farkları yokmuş gibi geliyor.

– Nasıl?

– Bu iki duygu da menfaat peşinde koşan art niyetliler gibi, nafaka gibi insanlardan çıkarlarını almak ister.

Cemile onu anlamadı. Manasız gözlerle baktı.

– Şahsen ben aşksız yaşayamam.

– Öyleyse sevgilileriniz çok olmuş olmalı.

Tekrar sessizlik oldu.

– Ne dediniz?

– Gençliğinizden beri kaç kişiye âşık oldunuz?

– Bilmiyorum.

– İnsan istikrarlı değildir.

– Hayatta kötüler çoktur.

– Bu manada hepimiz kötüyüz.

– Niçin?

– Siz sadece bir kişiyi mi sevdiniz?

– Evet.

– Yani, belirli bir dönemde sırılsıklam âşık oldunuz.

– Hâlen de aşığım.

– Fakat, bu aşktan sonra, başkasını da sevmediniz mi?

– Sevdim.

– Şimdi bakınız, sadece siz değil, o da bugün bir başkasını seviyor. O zaman istikrar nerede?

– Hayat böyle.

– İşte, hepimiz kötüyüz.

– Belki, bu da doğrudur.

– Evet, insan doğasına değil, sadece vicdana aykırıdır.

– İlginç.

– Herkes ayıp hakkında konuşur, fakat gözlerden ırakta başka türlü davranır.

– Hayat böyle.

– Her insan değil, toplum kendi kendisiyle açık konuşamıyor, korkuyor. Korkuyor çünkü ikiyüzlü olduğunu kabul etmek istemiyor.

– Öyleyse ne yapılmalı?

– Vicdanların değişme zamanı geldi.

– Bu mümkün müdür?

– Mümkündür.

– Toplum bozulmaz mı?

– Hayır.

– Halk aklına ne eserse, onu yapmaz mı?

– Hayır. Herkes bütün adım ve davranışlarından gerçek manada sorumlu olacaktır.

– Evet.

– Her insana toplumun taleplerinin dışında tercih hakkı verilirse, bu durum halkın sorumluluğunu arttırır.

– Sizin düşüncenize göre, ayıbı doğuran sorumluluk nedir?

– Önceleri utancın kaynağı Tanrı’nın vasiyetindedir diye düşünüyordum. Daha sonra Yaratıcıyı inkâr eden bir dönem geldi, halk öğütlerle yaşadı, fakat geleceğe olan inanç, cenneti vaat eden dinin inançlarıyla alakalıydı. Günümüzde insanlar ideolojilerden kurtuldu, fakat insanlık vasıflarını kaybetmedi. O zaman insanı insan yapan nedir?

– Bilmiyorum.

– Göğüs kafesinde durmaksızın çarpan yürek.

– Yürek hayvanlarda da var, değil mi?

– Ben insan yüreğini söylüyorum. Eğer meçhul ve korkunç bir güç insan medeniyetini tamamen yok etse, fakat uzak diyarlarda ormanlar içinde veya uzak adaların birinde vahşi kabileler varlıklarını devam ettirmiş olsalar, biz yine yüzlerce yıl sonra, tekrar kitap okuruz, uzaya çıkmaya başlarız.

– Dostluk hakkında hiç konuşmadık.

– Bu, günlük faaliyetlerimizden doğan karşılıklı ilişkilerdir. Birbirlerinden uzak iki şehirde uzun iki farklı hayat yaşayınız, siz zaman içinde, farklı ortama uyum sağlarsınız, o zaman sizin çok değer verdiğiniz o eski dostluk yavaş yavaş kaybolmaya başlar, sonunda ondan sadece tatlı hatıralar kalır.

– Doğru.

– Yaya olarak bayağı yol kat ettik, şimdi buradan bir taksiye binsek, ne dersiniz.

– Olur.

HİÇBİR ŞEY

Onlar bir taksiye binerek aşağıya doğru gittiler ve Timiryazev sokağının Esentay nehri ile buluştuğu kısımda indiler. Sonra dağa doğru yöneldiler. İkisi coşkulu bir biçimde akmakta olan Esentay nehri boyunca ağır adımlarla yürüyorlardı. Uzun bir yürüyüşten sonra El-Farabi caddesine çıktılar. Etraf sonbaharın hüzün verici sarı renklerine boyanmıştı.

– Siz edebiyatın zamanının geçtiğini düşünüyor musunuz? – diye sordu Cemile.

– Evet, – dedi Alişer.

– Öyleyse niçin yazıyorsunuz?

– Çünkü, edebiyat bazı insanların yüreğinden hala çıkmadı. Benim de gönlümde onun hala kaybolmayan yansımaları var.

– Sanatı, genelde, ne doğurur?

– Yalnızlık.

– Heves değil midir?

– Heves ilme mahsustur, fakat heves de yalnızlık ile sonuçlanır. Heves gençlik çağının bir özelliğidir, yalnızlık, yaşlandığınızda Tanrı’ya götüren bir yoldur.

– O zaman edebiyat ölmez mi?

– Evet, o toplumda ölse bile, bazılarının yüreğinde yaşamaya devam eder.

– Nasıl?

– O bahsettiğiniz yazar basit bir evde oturup ucuz içki içerek üstün bir edebi eser oluşturacaktır.

Konuşarak El-Farabi’den geçip aşağıya inip yola devam ettiler. Hava hala bulutluydu.

– Tüm insanlık tarihindeki en yüce edebi eser hangisidir?

– “Bin Bir Gece Masalları”, – dedi Alişer.

– Melville’in “Moby Dick” veya “Beyaz Balina” romanı nasıl?

– O da, hatta “Don Kişot”u da bunların arasına katabiliriz.

– Evet.

– Dostoyevski’nin “Cinler” romanı da müthiş.

– Tolstoy’un hangi eseri iyidir.

– “Hacımurat”, “Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina”.

– Edebiyat tekrarlanır mı?

– Tarihin tekerrür etmesi komik ve yersiz bir şaka sayılsa da, edebiyatın tekerrür etmesi yeni alışkanlıklar doğurur. Mesele, ne söylendiğinde değil, nasıl söylendiğindedir.

Cemile yoğun sisin nemlendirdiği düz yolda yavaş yürüyordu. Bazen öne geçiyor, sonra geri dönüp ilginç bir soru bulmaya çalışıyordu. Yavaş yavaş yağmur azalmaya başlamıştı. Hava son derece temiz ve saftı, fakat etraf grinin tonlarındaydı.

– Yalnızlığa ne sebep olur?

– O, insanın doğasındadır, düşünen insan yalnızlığa ulaşır.

– Öyleyse, düşünmemeliyiz mi?

– Bilmiyorum, ama her nasılsa düşünmeyen insan yalnızlık çekmez, öte yandan düşüncenin kendisi yalnızken ortaya çıkar.

– Eğer insanlar yüce bütünlüğe erişirse, yalnızlık kaybolup, sanat ortadan kalkmaz mı?

– Siz kendiniz buna inanıyor musunuz? – diye sordu Alişer.

– Hayır, – dedi Cemile.

– Hayatta hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir şeyin sorusu da hiçbir zaman cevabını bulamaz.

– Sizin yazmakta olduğunuz Tanrı’yı yücelten kitap, bir taraftan, Tanrı’nın yokluğunu esas alan bir eser değil midir?

– Niçin?

– Bir fani Tanrı’nın kitabını yazabilir mi?

– Esasen, ben gelecekte yazılacak olan geniş hacimli esere Tanrı’nın adını kattığımda, kökleri eskiye dayanan konargöçer Kazaklar kendi dini bilincinde Yaratıcı Güç olarak kabul ettiği Allah ile eş anlamlı olan Tanrı’yı kast etmiyorum.

– Peki, Kim’i kast ediyorsunuz?

– Benim düşüncemdeki ve yazmak istediğim Tanrı savaşçı konargöçer Türk boylarının asırlar boyu taptığı, savaşa çıkarken, püsküllü mızraklarına taktıkları gök bayraklara yüce sembollerinin resmini koydukları, günümüzde bazı bilim adamlarının puta tapınma dini olarak gördükleri, bazı düşünür gruplarının ise tüm tek tanrılı dinlerin atası olarak değerlendirdikleri Yaratıcıdır. Bununla birlikte bazı bilimsel yorumlara bakılırsa, peygamberler devrinde, çok eski zamanlarda Tanrı dininin de keçe kaplı kendi kutsal kitabı varmış. O kitabın konargöçer halkların günlük hayatını, geleneklerini düzenleyen, düşünce ve inançlarını şekillendiren belirli bir düşünce-inanç toplamasından oluştuğu söyleniyor. Kitapta ifade edilen sözler hayattaki katı disiplin, katı talep, gelenek, görenek, bozulmaz yasaya dönüşmüş olmalı. Belki de böyle kutsal bir kitap hiçbir zaman var olmadı. Bu belki de kırsal kesimlerin unutulmuş uzak köylerinde, sade evlerde anlatılan, ya da akıcı dile sahip ozanların terennüm ettiği uzun destanlarda şekillenen olağanüstü efsanelerdi, kim bilir?

– Gerçekten de, bu sadece kehanet mi?

– Ben böyle bir içeriğe sahip bir kitabın gökyüzünden inip inmediğiyle ilgilenmiyorum. Böylesine muhteşem efsanede ortaya konan kutsal övgü kitabının siluetinin halk şuurunda yaşamakta olması beni çeşitli ilginç ve karmaşık olaylara, sınırsız düşünce ve emellere, ulaşılması imkânsız ülkülere götürüyor, hayal gücü kıvrak kalemimin özgürce koşturmasına yardımcı oluyor. Tanrı’yı yücelten kitap – savaş zamanlarında kahramanlıklarla dolu bir hayat geçiren, sonra dinini de, geleneklerin de, Türklük bilincini de kaybeden, tarih sahnesindeki yüksek mevkiini yitiren Türk insanının uzun efsanevi tarihidir.

– Günümüzde bu eski dini tekrar canlandırmak mümkün müdür?

– Beni orası ilgilendirmiyor, tek bildiğim – gökteki Tanrı’yı kaybettikten sonra Türklerin birliğini kaybettiğidir. Çeşitli dinlere girince, uyumlu halkın paramparça olarak dağılacakları şüphesizdir. Böylece yok olurlar. Ortak amaç, ortak menfaat, ortak ülkü kaybolur. İnanç anlayışındaki çeşitliliğin de halkın birliğine zarar vereceği muhakkaktır.

– Sözlerinizde pişmanlık çok.

– Kitabım değişik bir açıdan bakıldığında, Tanrı’ya ulaşmada yolunu kaybeden yüce Türk milletinin ölümü hakkında bir mersiyedir. Ağıt. Tanrı’nın oğlu Türk’e ağıt yakıp ağlayan yetimin feryadı. Kahramanlıklarla dolu çalkantılı hayatın sonu hakkında yaslı şiir.

– Tarihi kitapların zamanı geçmedi mi?

RİSALE – TÜRKLER – OLAY

– Genel olarak dünya XXI. yüzyıl eşiğini her yerde büyük başarılar göstermiş, çeşitli alanlara yayılmış karmaşık edebiyatıyla aşıyor. Ancak, hangi konuda yazınızı nasıl yazarsanız yazınız, günümüzde kimseyi hayretler içerisinde bırakamazsınız. Tüm olağanüstü başarılı olmuş kitaplar okuyucuya sadece diğer kitaplardan bahsediyor gibidir ve arayış içindeki yazarın kaleminden çıkan her kitabın içeriği diğer kitapların içeriklerinden oluşuyor gibidir. Hatta kitapların kıyamet gününe gelmiş gibiyiz. Artık yazmak için yenilik ortaya koyacak ele alınmamış konular, yeni biçim, olağandışı örnek, farklı bir dil ve üslup kalmamış gibi sanki. Ancak yeniden düzenleyip bozarak ve yeni semboller kullanarak farklı bir şeyler ortaya konabilir. Bu yüzden mesele aranılan popüler bir kitap yazmada değil, yazdığınız şeylerde doğru bir karara varıp varmadığınızdadır.

– Bu kitabın sonu mu?

– Hayır, aksine planladığımız eser dünyadaki tüm kitapların toplamı gibi yeni bir eser.

– Sonuncusu mu?

Alişer güldü.

– Fakat, kitabın aynı şekildeki diğer kitaplardan oluşacağı ve diğer içerikleri bahis konusu edineceği eskiden beri bilinen bir şeydir, sadece insanoğlu bu kutsal kanunu geç öğrendi, şekli geliştirmek hususunda yapılan münferit bağımsız çalışmalar en sonunda önce rezil, sonra değersiz oldu. Romanımın gizli konusu budur.

– Kitap yaşama yeteneğini kaybetmedi mi?

– Yine de, Yaratıcı İye her faninin ömrünü önceden tahmin edip bilecek kudreti insanın kendisine vermiş olsaydı, felaket o zaman başlardı. Bu sebeple, kitabın ömrü de önceden belli olsaydı, o zaman o kitabın daha yazılmadan önce ihtiyarlamış olacağı tartışma götürmez. Tanrı’yı öven kitabım bir labirenttir.

– Labirent?

– Evet. Yaratıcıya duyulan sonsuz aşkla yazılmış gazel, methiye-i şerif.

– Tercüme etmek lazım, – dedi Cemile.

– Günümüzde söz doğal saf özelliklerini kaybetti. Şehrin hâkimi günümüzde sözü zorluyor. Fakat söz zorlamayı kaldırmaz. Zorlanan yüzlerce söz içinden, her nasılsa, bir melek hakikatleri sırtlayarak cepheyi yarıp çıkar. Haram yoldan yenen yemek mideyi bozar. Ziyanı karaciğerlere olur, akciğerlere de sirayet eder, adamı iki büklüm hâle sokar.

– Tercüme lazım, – dedi Cemile tekrar.

– Ben, – dedi Alişer, – mütercim değilim.

– Tamam.

– Hâlâ kendi tarihinden uzaklaştırılmış durumda olan Türk halklarının tarihsel ruhunu muhteşem hayal diliyle tasvir etmek, masal şekli ve efsane konusu profesyonel tarihçilerin tartışmalarından kurtarır ve birçok şeyi özgür ve masal gibi açık bir şekilde ifade etmeye imkân verir. Ayrıca olayların kronolojisi ve tarihi gerçekliğinden kaçmaya sebep olur. Yani edebi eser açısından önemini korur.

– Sonuç olarak?

– Önümüze koyduğumuz hedefimiz üçtür: Kitap dediğimiz nedir; bugünkü gün ve tarih dediğimiz nedir; Türk dediğimiz kimlerdir?

– Karmaşık bir planmış.

– Belki. Fakat, elbette, daha söylediğimiz, irdelenmiş, hayal edilen şeylerin hepsinin sonuçta şekli oluşturduğunu biliyoruz. Yine de, ortaya konması gereken birçok konuların varlığı da tartışmasızdır. Şekil her şiirin sembolik görünüşüdür, yani mimarisidir. Tasvirlerin özelliği, olayın gelişimi, sözlü anlatımın kompozisyonunun tamamen tarafsız yazma kanunlarına temellendirilmesi şarttır. Kelimeleri tasarruflu kullanmalı, ilk sırada aksiyon olmalıdır. Mesele okuyucuyu seyirciye dönüştürüp dönüştüremediğinizdedir. Özgür yolun tekrar gelmesinde demir gibi katı bir disiplin olması gereklidir. Genel olarak, her insan onu okuduktan sonra düşüncelerini görüyorsa, bu da güzeldir.

– Doğru.

– İki ciltlik eserin küçük ciltteki on iki küçük bölümün sistemli yerleşiminin de kendine göre sağlam bir tertibe boyun eğdiği muhakkaktır. Kitapları ayrı ayrı ele alıp bağımsız birer küçük hikâye olarak da okuma imkânı olmalıdır. Yani, bu romanda birkaç küçük roman veya öykülere bölünme özelliği olacaktır.

– Her devir kendi dil özelliklerini doğurmaz mı?

– Yine de, üslup tasvir diliyle yakından alakalıdır. Bir süre sonra, elbette kelime kullanılışı, kısa cümle mi, yoksa uzun cümle mi kullanılacağı tercih konusu olur; bu ölçüt olayın gidişatına etki ederek üslubun kalıbını ortaya koyacağı muhakkaktır. Bununla beraber, metne geldiğimizde, yapısı hakkında uzun uzun bilgi vermek uygun olur. Metnin mimarisinde kullanılan yol, özellikle şiirlerdeki kısaltılmış bediî anlatım her şeyi yerli yerine koyar. Yeni hikâyenin nerede başlayıp biteceği açıkça görülür. Mimariyi ayakta tutan esas direk, temel kısım iyi olursa, bu işin iyi bir başlangıcı olur.

–  Küçük bölümler nasıl devam eder?

– Kitabın esası ise konu, dil ve düşünceden oluşur.

– O zaman romanda anlatılan şeyler nasıl dille ifade edilecek?

– Tasvir dilinin nasıl olması gerektiği o eserin hedefi ile konusunu ortaya koyacak gibidir. Masalın dili nasıldır, efsanenin dili nasıldır, kutsal kitapların dili nasıldır! Masalınki de…

– Dünya edebiyatında iletişimsel dili kullanarak efsane anlatan ünlü yazarlar da az değildir, değil mi?

– Evet. Fakat, her dil ancak belirli amaçlara yönelik kullanılabilir.

– Doğru.

– Bunu böyle yaratılışa uygun bir dil ile sadece kendim ifade edebilirim şeklindeki kurala dayanarak bir birlik sağlayabiliriz. Avezov’un akıcı zengin dilinin geniş bozkırlardaki hayatı aynen zenginleştirerek yansıtmaya yeterli yeteneği vardı. Kabileler arası çekişmeler, suyu bol kuyular çevresinde yerleşim yeri arayan uzun göçler, kavga döğüş, bozkır hayatındaki ilginç, çekici gelenekler sadece böyle bir dil ile tasvir edilebilirdi. Avezov tasvir yapabildi. Veyahut Tolstoy’un “Anna Karenina” eseri başka, “Hacımurat” ise bambaşka bir dile sahiptir.

– Latin Amerikalıların sihirli dili konusunda ne diyorsunuz?

– Muhteşem. Genel olarak, tasvir konusundaki edebi yazılarda şahsiyetlere yönelik farklılıklar çoktur. Faulkner ve Hemingway’in ikiz kıbledeki çok farklı çift dilini ele alalım.

– Benzer değildirler.

– Ben kısa cümleleri virgül ile ayıran uzun cümlelerden oluşan dili seçmek istiyorum. O zaman, her kısa cümle, bir taraftan bağımsız bir dereceye sahip olur, ikinci taraftan uzun cümle tutarak onu bağımlı hale sokar. En önemli şey, mevcut kelimenin boşuna söylenmemesi ve sırtladığı bir yükünün olmasıdır. Ondan sonra mutlaka uyumlu olması gerekir.

– Evet.

– Şimdi geri dönelim mi?

– Tamam.

– Evde Marfuva’yı çok beklettim.

– Doğru.

– Burada mı kalıyorsunuz?

– Evet.

İkisi acele bir biçimde vedalaştılar, Alişer yol ağzında bir taksi tutarak bindi. Bu kadar niye acele etti diye düşündü Cemile, aklından geçenleri hızlı bir biçimde söyledi ve taksiye binerek hızla hareket etti.

Marfuva uyuya kalmıştı. Kapı önünde yatan Alıpsok durmadan havlayınca, tembel tembel uykudan kalkıp kapıyı açtı.

– Saat kaç oldu? – diye sordu Marfuva.

– Bilmiyorum.

– Uyuya kalmışım.

– Dönecek misin?

– Evet.

– Arıyorlardır beni.

– Akşam ben haber veririm.

Alişer yazı masasına geçti.

ŞECERE

Kitap dünyayı değiştirmez. Fakat, yetim yürek yalnızlıkta onu kendisine yardımcı görür.

Canlıların tüm türleri kitaba girmek için yaratılmıştır, demiştir güzelliğe aşık Mallarme. Bir kitabın en büyük hedefi halka tanınmak ise, o zaman kalemi yazdıran düşüncenin önümüze sürdüğü yorumlarında temiz bir niyet yoktur.

Evet, kitap düşüncedir. Ancak, okuyucuya rastgele sunulan bir olay değildir. Olayın konusu gerçek bir yazarın samimi düşüncesini gizleyen aldatıcı büyük bir bahanedir. Yine de düşünceyi açık, doğrudan ortaya koymadan olaylar aracılığıyla ifade etmekten edebiyat doğar.

Büyük kitap, önce, şahsiyetin bir göstergesidir. Eski devir ve mutlu zamanların geleneklerine göre, tarihi çok okuyan insanlar feraseti yüksek bilge kişilerden sayılırlar. Bugünün ölçütünde, farkındalığı olmayan yazarlar da yazabilir, hatta zayıf eserlerin de zamanla mücadele ederek uzun yaşamaları ihtimali vardır, demek ki, kitap bilmece tılsımı ile başlangıçtaki kutsallığını kaybeder, o insana ar ve vicdan duygusu veren gücünü yitirmiştir, şimdi kitap bir çalışma değil, sıradan bir meşgaledir. Ağır şartlar altında fedakârca yapılan çalışma vicdanı ortaya koyar, meşgalenin amacı nefsin istekleridir, anne çocuğunu sadece sancılarla doğurmaz, aynı zamanda acılar içinde doğan çocuk vicdanı ve utanmayı çalışmayla kazanır.

Hayâ sahibi olmak için devamlı acı çekmek gerekir. Acı insanı cennete, nefis cehenneme götürür. Fakat, günümüzde Yaratıcı’yı yok sayan İblis’in döneminde, acı ve nefis eşitlendi, değil mi? Siz altmış sene rahat bir hayat geçirdikten sonra ölseniz de, altmış yıl acı çekerek ölseniz de, değeriniz aynı, böylece ikiniz de fani ve yalan dünyada aynı şekilde altmış sene yaşadınız.

Buna rağmen, nefse düşkünlük sınırlanmasa, o zorunlu olarak gözü açık gelişmiş insan nesline gafletle yolunu şaşırtıp kıyamet gününe götürür, vahşi nefsin altında vahşi bencillik yatmaktadır. Bencillik, kalabalık topluma bağımlı olan sizi durup dururken azdırıp toplumun düzenine karşı çıkan bir bozguncu yapar. Bu durum doğallığınıza yabancı sayılan bir olgudur ve tüm insanlara karşı durmaksızın uzlaşmaz bir mücadele yürütmektir.

Eskiden kitap kamışlarla yazıldı, elde ciltlendi. Bugün ise bilgisayarda yazılıp makinelerle ciltleniyor. Eskiden birer adet üretilirken, artık milyonlarca yayınlanıyor.

Kitap nereden geldi. İlk kitap nüshasını kim yazdı? Önce pişirilmiş killerin satıhları düzleştirilip metni yakarak bastılar, sonra ağaçlara yazıldı, çok geçmeden papirüsten rulo yapıldı, ağaçların alacalı kabuklarından istifade edildi, sonra buzağının derisi kullanılmaya başlandı, en sonunda insan uygarlığını, sonsuza dek yüce dereceli beyaz ipek gibi asil kâğıt tamamen ele geçirdi.

Yaratıcı tarihi kitap süsleme sanatını anmamak olmaz, el yazmalarının hâkim olduğu zamanda harflere büyük önem verildi. Basımevlerinin çok geliştiği dönemde format, münferit bağımsız sayfalara, risale kapağına özel bir önem verilip harflerin kalıplara dökülmesiydi. Elbette, kâğıda düşen kelimeler konuşma dilinin ahengi ve duygularının gücünü tam manasıyla veremez, ancak metin soyut düşünceyi geliştirdi. Sözcükler sistematize edildi, dilin yapısı ve gramerinin çatısı düzenlendi.

Önceleri şahsi mektuplar ortaya çıktı. Savaş ilan edildiğinde, karşı tarafa eğri kılıç, sivri mızrak veya keskin hançer gönderilirdi. Yeşil ağaç dalı yapıcı barışı simgeliyordu. Kuzey Amerika Kızılderilileri iyi niyet dileklerini tütün dolu bir torba hediye ederek gösteriyorlardı. Herodot’ta ders alınacak ibretli bir hikâye vardır. Savaşçı Sakaların acilen gönderdiği elçi Pers ülkesinin kralına bir kuş, bir sıçan, bir kurbağa ve beş ok götürüp teslim etti. Bunlarla kökleri eskilere dayanan savaşçı konargöçer halkın söylemek istediği şuydu: Persler, eğer sizler kuş gibi yüksek semalara uçup gitmezseniz veya sıçan gibi topraktan çukur kazıp derinlere girip gitmezseniz veya kurbağa gibi çamurlara dalıp gitmezseniz, o zaman bozkırlardan geri çekilip evlerinize dönemeyeceksiniz. Sizleri yaylarımızdan atılan sivri demir uçlu oklarımız yok edecektir.

Bundan sonra, resimlerle yazı yazma zamanı geldi. O logografiyaya ulaştı. Çin hiyerogliflerinin sayısı günümüzde ortalama elli bine yaklaşmaktadır. Eski Sümer, Mısır, Aztek ve Maya halkları da pişirilmiş tabletlere, papirüs kâğıtlarına, yüzeyleri düzlenmiş ağaçlara veya taşların düz satıhlarına yazı yazdıklarında süslü ve kendilerine özgü hiyerogliflerini kullandılar.

Zaman içinde diklemesine yazılan karmaşık hiyeroglifler yerini fonetik yazı sürecine bıraktı. Böylece, alfabe dünyaya geldi. Onu ilk olarak bulan Fenikeliler idi. Fenikelilerin alfabesi yirmi iki harften oluşuyordu. Harflerle sembolize edilen ses sistemi insan uygarlığını ileri götüren müthiş bir değişimdi. İşaretlerle ifade edilen ünlü sesler ilk başta yoktu. Sadece ünsüz ve yarı ünlü sesler gösteriliyordu. Bunlar sağdan sola doğru yazılıyordu. Fenikelilerin sistemi M.Ö. XI. yüzyılda zeki Yunanlılara geçti. Bu sistemi getiren fedakâr Fenikeli tüccar Kadmos idi.

Okumaya meraklı, Kadmos’un adı yerli Fenikelilerin dilinde “doğu” manasına gelmektedir. Bu tüccar her bölgede ticaret yaparak sonunda beyaz yelkenli, siyah burunlu gemisiyle Feros adasına ulaştı. Daha sonra buradan Yunan yazı örnekleri bulundu. Kitap eski Yunan dilinde “biblion” olarak söylenir. Bu terim Fenike topraklarındaki “Bybios” isimli şehir ile yakından alakalı olmalıdır.

Alfabeyi Etrüskler Yunanlılardan aldılar. Böylece Latin alfabesi ortaya çıktı. Latin alfabesi temel alınarak IX. yüzyılda Glagolitik ve Kiril alfabeleri oluşturuldu. Bunun öncesinde ise IV. yüzyılda Ermeni eğitimcisi Mesrop Maştots Ermeni alfabesini oluşturdu. VI. yüzyılda Ermeni yazısına benzer bir şekilde Gürcü alfabesi dünyaya geldi. Fenikelilerin harfleri esas alınarak Arap, Arami ve İbrani alfabeleri oluşturuldu. Brahmi ve Kharoşti heceli alfabelerinin kökeninin de Fenike alfabesi olduğu hususunda tahminler bulunmaktadır. Brahmi Hindistan’ı boydan boya geçerek Seylan, Burneo, Java, Tayland, Laos, Nepal, Tibet ve Burma ülkelerinin hepsine yayıldı. Fakat Hindistanlılar milli harflerinin ortaya çıkışını bundan bağımsız olarak ele almak istemektedirler. Belki, onlar Sami alfabesinin somut grafik unsurlarını değil, sadece kurallarını almış olabilirler, alfabeyi ise ana dillerinin fonetik yapısına uygun hale getirip kendilerinin oluşturma ihtimal de vardır.

M.Ö. V. yüzyılda Çin’de Tsai Lun’un kâğıdı icat ettiği hususunda somut bilgiler mevcuttur. Yazıyı sathı düzeltilmiş taş plakaya kazıyarak önce bir kaç nemli kâğıdı yapıştırıp üstünden yavaşça çekiçle vurarak harflerin oyuklarına girilir. Sonra en üstteki kâğıdın yüzüne siyah boya sürülür, fakat dizgicinin önüne kabartmalı oyulan kısımların temiz yüzü konur. Daha sonra IX. yüzyılda ağaç plakaya metni tersinden yazarak harflerin arasını oyarak kesip aldılar, satıhtan çıkıntı gibi duran harf kabartmalarına sıvı boya sürüp kâğıt yüzüne bastılar. Ancak bir tarafı el değmemiş alacalı olarak bıraktılar. İlk defa “Almas Sutra” isimli Buda metninin bu şekilde basıldığı söylenir. Önceleri yazı yazılan kâğıtları enli şeritler gibi birbirine ekleyerek yapıştırırlarmış. Daha sonra bunu kendi etrafında sararak rulo şeklinde toplamışlardır.

Aziz usta Pi Sheng 1040 yılında dizginin düzenli bir şeklini, yüce maksadını, asil emelini gerçekleştirdi. Dört asır geçtikten sonra neşriyatı Avrupa tekrar açtı. Pi Sheng yapışkan sazlı çamurdan ince kabartmalı matbaa harflerini keserek aldı. Kesilerek alınan her hiyeroglifin kendi işareti oldu. Sanatkar usta litera – matbaa harflerini – sertleştirmek için ateşte pişiriyordu. Sonra bunlardan gerekli metinleri oluşturuyordu. Bunun için literayı demir ağın içine yerleştirdi. Sonra metal tabakaya sakız, mumya ve kâğıdın külünü sürdü. Onu ateşte kızdırdı ve dizdiği birleşik metin harflerine yapıştırdı. Tabaka soğuduğu vakit litera enli tabakaya sağlam bir şekilde yapışmış oluyordu. Birleşik harfleri birkaç kere bastıktan sonra, metni tekrar bozup kesilip alınan harfleri başka metinler oluşturmak için kullanmak mümkündü.

XIV. yüzyılda Çin’de çeşitli matbaalar ortaya çıktı. Ansiklopedi ve süreli yayını da ilk defa bu büyük imparatorluk bulmuştu. X. yüzyılda Çinliler ilk ansiklopediyi oluşturdu. XV. yüzyılda ise nüfusu kalabalık, dünyanın en uzun seddine sahip Çin’de dünyanın en büyük ve hacimli ansiklopedisi yayınlandı. Bu ansiklopedi on bir bin dokuz yüz on beş cilt, yirmi iki bin dokuz yüz yirmi yedi bölümden oluşmaktaydı. Onu hazırlamak için iki bin yüz altmış dokuz adam çalıştı. VII. yüzyıldan itibaren “Tsing Pao” veya “Tching Pao” isimli gazete devamlı surette yayınlandı.

Elbette bugünkü basın sanayi kısa süreli ve bir kişinin çalışmasının ürünü değildir. Demirden dökülen toplamalı harf fikri ksilografi sürecinde ortaya çıkmış olmalıdır. Takmalı çıkarmalı harf sistemini ilk defa kimin kullandığı meselesinde birçok Avrupalı ülke bu buluşu kendilerine mal etmekte ve aralarında tartışmaktadır.

Avingon şehrinde 1446’ta Praglı Rahip Procopius Waldvogel isimli gümüş ustası sarraf çalışmıştı. Onun kırk sekiz metal literası varmış. Fakat, devamlı mekan değiştiren, sonunda Fransa’nın Provence eyaletinde ikamet etmeye başlayan bu çok yönlü ustanın kitap basma sanayine nasıl bir katkı yaptığı konusu hâlâ meçhuldür. Flandra’nın Brugge şehrinde yaşamış Jan Brito hakkında da çok az bilgi vardır. Ayrıca Feltre şehrinde dünyaya gelmiş – İtalyan Panfilo Castaldi – hukukçu, şair ve hekim ilk matbaacı unvanını aldı. Hatta hemşerileri onun adına bir anıt da diktiler. Bazı tarihçiler matbaayı bulan kişinin Hollanda’nın Haarlem şehrinin sakini Laurens Janszoon Coster olduğuna işaret ederek yanlış bir bilgiyi öne sürerler.

Gerçi XVI. yüzyılda yaşamış olan Junius isimli bir tarihçinin bildirdiğine göre, zeki Coster genç torunlarına kuru ağaçtan oyuncak harfler keserken böylesine muhteşem bir düşünce aklına gelmiş. Sonra onun Johann isimli bir yardımcısının matbaa araç gereçleri ve tüm literalarını çaldığı ve hemen oradan uzaklaşarak Mainz kentine ustasından gizlice yerleşmiş olduğu şeklinde doğruluğu şüpheli bilgiler verilmektedir. Bazı kaynaklara bakılırsa, gerçekten de, Coster takma ismi olan – Laurens Janszoon isimli çalışkan, yaşlı bir tüccar varmış, fakat o kiliselerde kullanılan zeytinyağı, mumya ve sabun yapıp satarak geçimini sağlıyormuş. Daha sonra ticaretini genişletip şarap işiyle uğraşmış, ancak mala düşkün tüccarın matbaa işleriyle de meşgul olduğu konusunda elimizde kesin bir bilgi yok.

Küçük, kurnaz Johann Kolhoff 1499’da yayınlanan “Köln Tarihi” isimli kitabında halk arasındaki rivayetlerde matbaayı icat ettiği söylenen Nicola Johnson’un Paris ve Venedik’te hiçbir zaman matbaa kurmamış olduğunu yazar. Kitap basma sanatını ortaya koyan, temelini atan ve düzene sokan Mainz şehrinin sakini Johann Gutenberg bilge bir sanayici idi. Daha sonra onun matbaanın gelişmesine sebep olduğu bilinmektedir. Gutenberg serveti çoğalan, şanı artan, soyu köklü, asilzade Patriciler ailesinde dünyaya geldi. O Strasburg’da toplamalı harflerle metin basma hayali kuruyordu ve Mainz’da geleneksel süslü kitap basma işine bütün gücüyle girişti, bu işi sürekli devam ettirdi. Literayı dökme teknolojisini bu sanayici birçok uğraşlardan sonra kendisi buldu. Belki Gutenberg burada sikke basma metodundan ilham almış olmalıdır. O birçok denemeler sonucunda kurşun, kalay ve sürmeden oluşan bileşimi buldu.

Matbaa mürekkebini siyah is ile keten yağından hazırlayan Gutenberg 1445’te ilk kitabını yayınladı. Büyük kitapların parlak dönemi başladığında ise yazar bu dünyadan göçmüştü.

KİTAPLAR

“Moby Dick veya Beyaz Balina”, “Anna Karenina”, “Desolation of Angels”, “Karamazov Kardeşler”, “Kırmızı ve Siyah”, “Yusuf ve Kardeşleri”, “Suç ve Ceza”, “Güzel Dost”, “İhtiyar Balıkçı”, “Cinler”, “Hacı Murat”, “Duman”, “Martin Eden”, “Altın Buzağı”, “Karınca”, “Abay Yolu”, “Binbir Gece Masalları”, “Usta ile Margarita”, “Akboz At”, “Cennetin Doğuşu”, “Öğle”, “Dersu Uzala”, “Elveda Gülsarı”, “Şato”, “Savaş ve Barış”, “Büyük Gatsby”, “Arsenyev’in Yaşamı”, “Veba”, “Yabancı”, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?”, “Madam Bovary”, “Yargı”, “Sahil”, “Dava”, “Lutynia’daki Değirmen”, “Yarasa”, “Kökserek”, “Volga Sessiz Akarken”, “On İki Sandalye”, “Sessizlik”, “Budala”, “Tiyatro”, “Ulpan”, “Adaskak”, “Tulum”, “Tender is the Night”, “Beyaz Muhafız”, “Buddenbrock Ailesi”, “Silahlara Veda”, “Altıncı Koğuş”, “Kasabamız”, “Jan Christoph”, “Gizemler”, “Otomatik Piyano”, “Karnaval Devam Etsin”, “Bir Babanın Çocukları”, “Washington, D.C”, “Keşmekeş”, “Neredesin Alnı Ak Tayım”, “Ay ve Altıpara”, “Go Down Moses”, “Aelita”, “Paris’te”, “Yüzyıllık Yalnızlık”, “Ya Hep Ya Hiç”, “Otobüs”, “Yarış Atı”, “Tazının Ölümü”, “Bambu Kesicisinin Hikâyesi”, “İstanbul Hatıralar ve Şehir”, “Penguenler Adası”, “Köylüler”, “Doktor Faustus”, “Kral Kanı”, “The Forsyte Saga”, “Thibault’la”, “Kara Kitap”, “Boncuk Oyunu”, “Köy”, “Şehir”, “Sessiz Ev”, “The Cavanaugh Quest”, “Efsanenin Sonu”, “Drina Köprüsü”, “Nefret”, “Duvar”, “İnsanın Kaderi”, “Vatan İçin Döğüştüler”, “Mısır İnsanları”, “Dağın Sesi”, “Hazar Sözlüğü”, “Gülün Adı”, “Saray Yürüyüşü”, “The Sun Also Rises”, “Bizim Sokağın Çocukları”, “Hırsız ve Köpek”, “Oyuncu”, “Yabani Elma”, “Dişi Kurdun Rüyaları”, “Beyaz Gemi”, “Sefiller”, “Deli Ressam”, “Yaprak Fırtınası”, “Başkan Babamızın Sonbaharı”, “Sihirli Dağ”, “Josephus”, “Malina”, “Ölüm Çeşitleri”, “Molloy”, “Watt”, “Murphy”, “Malone Ölüyor”, “Yabancı Diyarda”, “Ne Zaman Gitti Tren”, “Borges ve Ben”, “Kum Kitabı”, “Babil Kitaplığı”, “Suçsuzlar”, “Virgilius′un Ölümü”, “Jacob’un Odası”, “Bayan Dalloway”, “Açlık”, “Aşk ve Öbür Cinler”, “Pisi Balığı”, “Sıçanlar”, “Teneke Trampet”, “Finnegans Wake”, “Ulysses”, “Ayağın Sahibi”, “Moskat Ailesi”, “Köle”, “İzu’lu Dansöz”, “Bin Beyaz Turna”, “Kış Kirazı”, “Uyuyan Güzel”, “Sağ Kol”, “Cesur Kadın”, “Bu Dünyanın Krallığı”, “Kaybolan İzler”, “Aydınlanma Asrı”, “Hindistan Kampı”, “Lord Jim”, “Nostromo”, “Gizli Casus”, “The Sound and the Fury”, “Nefretli Yıllar”, “Tonio Kröger”, “İşgalciler”, “Venedik’te Ölüm”, “Goya”, “Sula”, “Şarkıların Şarkısı”, “Jazz Asrı”, “Öğle Vakti”, “Üç Kadın”, “Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşam”, “It Can’t Happen Here”, “İdama Davet”, “Öfkenin Kabarması”, “Arlekinlere Bakın!”, “Hayvan Çiftliği”, “1984”, “Doktor Jivago”, “Entropi”, “V.”, “The Crying Of Lot 49”, “Yerçekiminin Gökkuşağı”, “Vanity of Duluoz”, “İmparatorun Mezarı”, “Vineland”, “Kahar”, “Zirve”, “Kader Köprüsü”, “Abşalom, Abşalom!”, “Bir Rahibe İçin Ağıt”, “Nisanda Paris”, “Atın Ölümü”, “Zavreş”, “Çift Göl”, “Pazar Günkü Aydınlık”, “Yaslı Güzel”, “Beyaz Eyer”, “Elveda Boulogne Ormanı”, “Renkli Peçe”, “Rastlanılmayan Bir Sima”, “On the Road”, “Balinaların Tanrısı”, “Nikâh Sarayı”, “Macera”, “In Our Time”, “Katiller”, “İzar”, “Runaway”, “Ayna”, “Teddy”, “Aralık Ayındaki İkili”, “Sahildeki Kadın”, “Reed in the Wind”, “Kutu Adam”, “Strider”, “Rüyanda Hıçkıra Hıçkıra Ağladın”, “Tren İstasyonunda”, “Sartoris”, “Ağustos Işığı”, “Sonbahardaki Kıvrık Yol”, “Şuğa’nın İşareti”, “FrancisMakomber’in Kısa Mutlu Hayatı”, “Çılgın Palmiyeler”, “Korkunun Bütün Sesleri”, “Mexico Blues”.

YAZAR

Yazar öldü. Eski dönemlerde kitap yazarları ortalıkta görünmezdi. Örnek gösterilen klasik dönemde ise el yazmalarının ardından yazarlar ortaya çıkmaya başladılar. Artık bugün yazar tekrar öldü.

Tarihte iz bırakan yazarların hiçbiri, elbette, hiçbir zaman mükemmel bir yazar olmamıştır. İnsanlığın bütün söz hazinesini sırtında büyük yük olarak taşıyan ve geldiği yer belli olmayan ilk yazar kendi adını tamamen kaldırdıktan sonra, daha sonraki nesiller, – gerçeği söylersek – sadece onu tekrarladılar.

Her metin, özgürlüğü isteyen, tırnak işaretlerini atmış olan başkalarının huzursuz karma karışık düşünceleridir.

Yine de en eski kelime ile ilk harf ne zaman buluştu? Tüm isim ve tüm harfler o zaman Tanrı tarafından biliniyordu, öyleyse, iki tarafta yolunu şaşırıp gezen çift eser tesadüfen hangi devirde ortaya çıktı.

Metin sahipsiz kendiliğinden yaşayabilir. İnsanın elinden çıkan her bir özgün metin, birbirine hem benzemez, hem tarihte daha önce de söylenmiş, eskiden beri kopya edilen bilindik düşüncelerden oluşur.

Yoksa, yazı metodu tamamen öğrenilip ustaca alışkanlığa dönüştükten sonra, yazı yazmak yazarın nafakası olmaktan çıkıp herkesin yaptığı bir şey olabilir.

Yazı kabiliyeti önemini kaybedip derleme teknolojisi dünyaya geldi. Teknolojiyi bilim doğurdu, bu sistem kendi kendini olgunlaştırıp kendi kendisini öne çıkarttı. Yani teknoloji ilericiliğin gizli sırlarını açtı, gelişmeye tamamıyla vakıf olup kendisine tabi kıldı. Artık edebiyat eser üretme fabrikasına dönüştü.

Fakat, böyle bir edebiyat dünyaya hiçbir zaman gerçekliği getiremez. Bu yüzden, onda kan dolaşımı olmaz, gövdesinde canlılık yoktur, zaman içerisinde sararmış eski gazeteler gibi kimsenin ilgisini çekemez.

Edebiyat geçici bir buhrana kapıldı. Ona yönelen tehlikenin doğası tespit edildikten sonra, o tarihî yeni bir gelişme yoluna girecektir. Roman ve hikâyenin yepyeni türleri ortaya çıkacaktır. Elbette kalın kitapların zamanı geçti ve bunun gibi eserleri artık hiç kimse hiçbir zaman yazamaz, onu günümüzde hiç kimse okumaz da, çünkü, toplumda ona ihtiyaç, yazarlarda da bu tarz eserleri yazmaya niyet yoktur.

Kalın kitapları sadece önceki nesillerin tecrübeli yaşlı yazarları yazabilir, genç yazarlar böyle eserleri kaleme almaz. Eserin uzun soluklu bir destan sayılması için çok hacimli olması gerekmez. Kısa hikâyenin de soluğu geniş olabilir. Şimdilik lengüistik oyunlar, doğayı uzun uzadıya tasvir, karakteri tüm yönleriyle enine boyuna anlatma, iç dünyasındaki çalkantıları ayrıntılarıyla ifade önemini kaybetti. Olayın uzun, sözün kısa olması tercih ediliyor.

İyi bir yazar olayın gelişimine müdahale etmez. Sadece yalın bilgileri edebi bir şekilde ifade etmek gerekir. Metinde yazar görünmemelidir. Yazar tarafından hiçbir duygusallık esere katılmamalıdır. Yüksek metin kendi halinde bağımsız yaşar. Hatta yazarı kaybolsa da, kitabın hiçbir zaman yetim kalmadığı bir gerçektir. Çünkü, metin onu himaye eden sahibine her zaman ihtiyaç duymaz.

Metin kendi kendine eşit saf bir dünya olsa da, ön plana yazarın unvanı değil, yetenekleri çıkar ve eserin güçlü yeteneği, ustaca bilgeliği ölçülür, açıkgöz yazarı kitabın açık bir şekilde anlaşılması ve tam manasıyla değerlendirilmesine engel teşkil eden şahsiyet olarak her zaman ölüm bekler. Yazarda eserden dolayı alınganlık çoktur, hayat boyu evladına hükmetmek isteyen katı baba gibi, ona bağımsızlık vermek istemez, eser ise özgürlüğü özler. İster eleştirilsin, ister övülsün, isterse kayıtlardan adı silinsin, ne olursa olsun eser alnına yazılan kaderi kendisi yüklenmelidir. Bazen parlak ülküsünü arayan yazarın belirli amaçlarla yazdıklarının yıllar geçtikten sonra başka manalara gelmesi de mümkündür. Rasgele söylenen yorumların tekrar okunduğunda başka bir düşünceyi yansıtması şaşırtıcı değildir.

Yazarın eserini özgürlüğüne bırakacağı zaman geldi.

ÇİÇEKLER

Alişer yazmaktadır. Bazen soğukkanlı tavrını bırakıp ham düşüncenin etkisinde kalarak cevaplanmamış sorularına tekrar dönüyordu. Bir dert yüz derdi ortaya çıkarır, düşünce ve kalem birlikte yarışarak hareket eder. Önce, büyük yarışta dizginsiz koşturan uçarı düşünce karşısına çıkan karmaşık şüpheleri alarak kaçar, gözden kaybolmak üzere önde giderken hızlı kalem uzaktan koşturarak güçlükle ona yetişir, sonra o her nasılsa cevabı bulmakta gecikmeyen değerli güvenini tekrar deri torbasına atar, bir mızrak boyu öne geçer.

O çiçekler hakkında uzun uzadıya dikkatlice düşündü. Kopan saf altın kolyenin boncukları gibi yüksek zirvelerden saçılan güneşin huzmeleri damlıyor, damlayan huzmelerden meleğe dönüşen ışığın nazı dünyaya kucağını açarak utangaç bir yüzle eğilerek baktı. Etraf bakır kanatlı sülünün harikulade gülüşüyle masal ülkesi gibi bayındır hale geliyor. Eski zamanlarda şairler kızın güzelliğini çiçeklere benzetirlerdi. Şimdi o faziletin sembolüne dönüştü. Zulüm görüp kederlendiğinizde, gerçekleri görüp mutlu olduğunuzda yanınızda her zaman bir çiçek bulunur. Derdinize ortak olur, mutluluğunuzu paylaşır, yalnızlığınıza arkadaş olur.

Işık hayatın kaynağıdır. Kıraç bozkır mı, engebeli tepeler mi, verimli topraklar mı, peri çiçek semaya bakarak ellerini açar. Ta yükseklerden aşağılara doğru düşen bir günlük ışık bolca dökülerek titreyen çanak yaprağın içine dolar. Yayladan bulunmuş altın çakmak taşı gibi parlayarak gelip püsküllü sepette rasgele yansıyıp etrafa dağılır. Rengi solmuş topraklara kutsal şefaati dokunur. Işık, gerçekten de hayatın kaynağıdır. Kısa boylu kaktüsler, dulavratotu veya kalın sapları nem yutan diğer meçhul bitkiler, belki, sütleğen veya senecio, kim bilir, kuşkonmaz mı, lithops bela mı, faucaria tigrina mı, hangi bölgede yetişirse yetişsin, başından dökülen sıcaklığa boynunu uzatarak güneşin sıcak ışınlarını püskülleri dalgalanarak öpüyor.

Biz safran, lale, inciçiçeği, nergis, zambak, şakayık, beşparmakotu, eğreltiotu, civanperçemi ve üç renkli menekşeyi severiz. Güzel bir çiçek her zaman narin yaradılışa layık bir hediyedir. Baharda toprağı delip çıkan karanfil, sinirotu, ravent, papatya, beşparmakotu, pamukotu, cumırşak, ısırgan, çayırotı, karakafes, sarıyonca ve fasulye birçok hastalığa şifadır. Dünya yazın ortalarında büyük bir değişime uğrar. Haziran, Temmuz ve Ağustos mücadele içindeki hayatın asil zamanlarıdır. Dağların eteklerindeki Kazak obaları öğle vakti yeşilliklerde kımıza doyarak yatar. Çevrede kahverengi kızıl tobılgı yakarlar, uzun zaman islenen kayın, küp meşe ağacından yapılan keçe çadırın çıtalarının dibinde bağlı dururlar. Küpteki kımızdan binlerce çiçeğin binlerce farklı ekşimsi kokusu gelir. Almatı’da işte tam bu sırada Abay caddesi boyunca yol kenarlarında dizilmiş tahta sandıklarda saçlarını ak tülbent ile bağlamış bir grup Karakalpak, İnguş, Koreli, Rus, Kazak ve Döngen kadınlar edebli bir şekilde gülümseyerek çiçek satarlar. Siz çiçeğin hangi türünden hoşlanırsınız? Kalanchoe, Saintpaulia, fuchsia, amaryllis belladonna, Cleve, pankratsium, jasmine, pelargonium. Daha yeni çiçek açmış, çok güzel bir gül veren singoniumı istemez misiniz, sansevieriyanın nesi kötü, içeri giren herkesin gözü takılan altın şaçaklı zoniumı ne yapacaksınız? Bunlar hepsi güneş ve toprağın istedikleri, dünyaya getirdikleri çocuklarıdır. Eve varmadan, serpilerek çiçek açarlar. Karanlıkta ve gölgede rengini değiştiren lekeli yapraklı coleus kong mozaic, kroton gold star, setkreaziya, cordyline terminalis kunth, dyerianus strobilanthes nasıl? Acele etmeden seçiniz, uzaktaki yıldızın aşkına tapan harikulade bir hayatın sahipleridir bunlar.

Her zaman saplarına ışığın saçılarak düşmesini Tanrı’dan isteyen kuşkonmaz, begonya rex melezleri, gloksinya, euharis, peperomiyanın kendisi nasıldır? Güzel, hoş kokulu ve sadıktırlar. Sıcak Güney Amerika ormanlarında yetişen kısa boylu ararot otlar, hkalateya, stromante, ktenante, bromeliad, fittonia ne güzeldir, eve yorgun girdiğinizde, vücudunuza kuvvet, hastalığınıza şifa, yağmurlu gecede kötülüklerden sıkıntı basan gönle ferahlık verirler. Geliniz, alınız, sonbaharın ruellesi sadık yar sözünden döndüğünde, yalnızlıktan kurtaran tek dosttur, alınız, geliniz.

Tamam, gölgeye dayanabilen sivri yapraklı monstera, singonium, eğreltiotu, scindapsus pictus, philodendron melanochrysum, spathiphyllum blandum schott, aspidistra, sarmaşık, tradescantia virginiana, zebrina, sarkokokka ve ficus hakkında size biraz bilgi vereyin. Dikenli muelenbecia, peperomiya, antoryum amigo, aglaonema pattaya, diffenbachia schott, singonium, cordyline terminalis kunth, dracaena, gesneria cardinalis, chlorophytum capense, fatsia japonica ve defne hakkında uzun hikâyeleri siz anlatınız. Hepsi sıcağı severler, fakat rahat ev sahibinin niyeti bozulursa, çiçeklerini esirger ve sararıp solarlar.

Narin çiçeklerin huzurlu savunmasızlığı hafif uykuda yatan tek gözlü devi uyandırır.

Yayılarak büyüyen çalı bitkileri saksılarına renklerine göre uyumlu bir biçimde ekilmiştir. Çok farklı çiçekler topluluğuna güzel yapraklı helksina ile pileayı kattığım iyi olmuş diye düşündü Alişer birden yazmayı bırakarak. Eğreltiotu, asplenium nidus, scindapsus pictus, peperomiya, hametsereus, sütleğen, echinopsis multipleks, oscularia deltoides ve glottifillyum her zaman birlikte büyümeleri doğrudur. Fakat, palmiye, monstera, ficus vedracaenayı kaideye oturtulmuş ağaç saksılara koymak lazım.

Evet, çeşitli bitkiler grubu farklı toprakları isterler. Alişer odada çiçek büyütürken çürümüş koyun gübresi, saman tezeği ve kum karıştırılmış toprakları kullanırdı. Suladığında, koyacağı suyu oda sıcaklığı civarında azıcık ısıtırdı, bazen ondan beş veya yedi derece daha fazla sıcak da yapardı. Çeşme suyunu her zaman klorundan arıtmak için ibriğe koyar, bir günden fazla dinlendirirdi. Bitkilere bakır ibrikten su döktüğünde, berrak su ibriğin derinliklerinden musluktan akarcasına dışarı çıkıp kahverengi toprakları yumuşatıverirdi. Normalde dar kaplardaki toprağı yoğun çiçeklerin suyunu yarım veya bir saatten sonra dökerdi. Fakat, nemli toprakları seven bazı bitki türlerinin dibinde her zaman su olmalıdır, dedi kendi kendine.

Çiçeklerin yapraklarını devamlı pamuk ile temizlerdi. Geniş yapraklı ve saçaklı çiçekleri boya fırçalarıyla silerdi. Begonia rex hybrids ile gloksinianın tüylü yapraklarını su ile yıkamak olmaz. Alişer “böyle yaprakların tozu at kılından yapılmış fırça veya normal fırça ile temizlenir”, – diye mırıldandı. Tüm bitkileri haftada bir suyla temizlemek şarttır, yoksa yaprakların gözeneklerini toz kaplar ve hastalıklara çabuk yakalanırlar. Ayrıca zararlı böcekler bu zaman zarfında hepsini tamamen yaralar ve rahat bir şekilde büyümelerine engel olurlar.

Esasen, çiçekleri toprak saksıda büyütmek büyük bir ayrıcalıktır diye düşündü Alişer, çünkü oksijen süngerimsi bitkinin köklerine daha çabuk ve kolay ulaşır. Metal ve sırlı saksıları kullanmamalıdır, kaktüs ve diğer etli yapraklı bitkileri büyütmek için plastik kap veya kutuları kullanırsanız istediğiniz şekilde büyütemezsiniz. Ama, – dedi Alişer tekrar derin düşüncelere dalıp, – doymak bilmeyen bu çiçekler besinleri olan suyu kökleri aracılığıyla bünyesine alır, zamanla toprakları verimsizleşir, bu sebeple onların ara sıra yerlerini ve topraklarını değiştirmelidir.

Eritilmiş gübrelerle çiçekleri yeşillendiği veya gül açtığı dönemlerde sulamak yerinde olur. İki saat öncesinden su dökersin. Alişer genellikle potasyum tuzu ile superfosfatı gübre olarak kullanırdı. Büyüyüp serpilmeye başladığı sırada körpe bitkiye on iki litre suya iki yarım yemek kaşığı amonyum nitrat bileşiğini, bir yemek kaşığı superfosfat, yarım yemek kaşığı potasyum nitratı eritip dökmek gerekir.

Narin çiçeklerin huzurlu savunmasızlığı uyuyan tek gözlü devi uyandırır diyerek başlangıçtaki düşüncesine geri döndü Alişer. Genel olarak, titreyen günahsız savunmasızlık karşısında her hangi bir kendini beğenmiş kibirli düşünce daimi olarak kendini sorumsuz hisseder, sorumluluğu doğuran güçlülerin güçlüsü Yüce Tanrı’dır ancak. O yoksa, gafil ve tok dünyanın bir ayağı daima aksaktır. Gerçekten de, işaret ettiği husus doğrudur, nazik çiçeklerin rahat ve huzurlu savunmasızlığı hafif uykuda yatan tek gözlü devi uyandırır.

Yaralı ruhu mutlaka kara iblis yönetir. Çünkü, dert ve sıkıntıdan ömür boyu gözünü açamayan azimsiz ve sabırsız fani en sonunda öfkelenir, kendisinin yüce mevki saydığı ve her zaman övündüğü şahsiyetinin yüksek erdemine birden karşı çıkar ve kendisindeki insanlık özelliklerinden vazgeçer. O zaman, onu niçin Yüce Yaradan uzun bir imtihana tabi tuttu? diye bir soru akla gelir, adaletin ak yolundan gaflette erken ve açık olarak kaysın diye mi? Genel olarak, işleri devamlı rast giden, her zaman adil olan insan ile uzun zaman sıkıntı çeken ve sonunda hakikatlerden vaz geçip milletine ihanet eden insan tekrar başarıda, iyiliğe yönelmede birbirleriyle denk olabilir mi? Yoksa, Yüce Yaradan’ın herhangi bir kulunun derdi, farklılığı, imkanları daha başlangıçta başkalarıyla mukayese edildiğinde denk değil mi?

Alişer bunları düşünerek çiçeklerine göz attı. Çiçek, – dedi o, – evvela bir melodidir. Bulunduğu yere uyum sağlayan güzel, gururlu ve asil çiçek güneşin ışıklarının düştüğü aydınlık odada muazzam bir ahenk oluşturur. Saf güzelliğin ölçüsü, çiçektir. Çiçek hediye eden insanın niyetine çiçeği alan insanın düşüncesi eşittir.

Vücuda kuvvet, gönle yardım, hastalığınıza şifa çiçekleri her zaman çoğaltmak lazım diyerek düşüncesine nokta koydu Alişer. Eline keskin bıçağı aldı ve iyi bir şekilde serpilmiş bitkileri yaprakların saplara birleştiği yerden eşkinler kesip aldı. Kesilip alınan eşkinlerin yaprağı bir, iki veya üçten fazla olmamalıdır.

O eşkinlerin tazeliğini koruması için su doldurulmuş seramik kaplara koyup pencerenin altına koydu. Ona günde üç defa su püskürtülmelidir dedi o, fakat şimdi su püskürtecek kim var? Eşkinlerin üç gün ile iki ay gibi bir zaman içinde köklenmesi gerekir. Evet, mutluluğun büyüğü yeşillenmekte olan çiçeklerdedir. Bende değil.

Alişer, dedi o sözü kendisine getirerek, yine de çiçek her halükarda, özgürlük ve yalnızlığın bayrağıdır. Özgürlüğü arayan yalnızlığa mahkûm olur. Çiçeklerde böyle gizli bir dert vardır, bu gizli dert onlara yorulmaksızın uzun süre baktıktan sonra, size geçer, daha sonra ne kadar mutlu olsanız da, sizden gelen gülümseme derinlerdeki hüznü gizleyemez, yüzünüzde beliren gülümseme izi bir şekilde bir taraftan da sıkıntılı gönlün işaretlerini ifşa etmekten geri durmaz.

Çelişki de buradadır, çiçek bakan insan kendisine arkadaş arar.

PUDRA VE RUJ

Sanki birisi kapıyı çalıyordu. O yazısını bitirip iskemlesinden kalktı. Yürürken romanı hiçbir zaman bitiremeyeceğim diye düşündü. İki kere çevirerek kapının kilidini açtı. Eşikte buğday tenli güzel bir Kazak kadını duruyordu. Elinde büyük bir bavulu var.

– Siz evli misiniz?

– Hayır.

– Çok yazık, – dedi Kazak kadın.

– Niçin?

Sırıtarak güldü. Gülüşü sahteydi.

– Pudra ve ruj satıyorum.

– Onu şimdi kim satın alır?

– Elbette, halk artık dükkânlardan alış veriş yapıyor.

Çekingen tavırlarla biraz bekledi.

– Peki, Allahaısmarladık.

– Bana kendir ip lazımdı.

– Evet, artık çamaşır asacak ipler kayboldu.

– Nereden bulabilirim acaba?

– Ben size getireyim.

– Fakat, eldekiler de yetebilir.

– Siz çamaşırları ikiye bölerek yıkayınız, o zaman ip yeterli olur.

– Belki.

– Siz bir şeylerden endişe mi ediyorsunuz?

– Hayır, öylesine.

– Yoksa, hanımınız sizi terk etti mi?

– Hiçbir zaman evlenmedim.

– O zaman kızınız mı terk etti?

– Siz Tanrı’ya inanıyor musunuz? – diye sordu Alişer.

Kazak kadın böyle bir soru beklemiyor olsa gerek, şaşkın bir vaziyette birden cevap veremedi.

– Tamam, Allahaısmarladık.

O yazı masası üstündeki kitap taslağını yırtıp ikiye bölüp demir sobanın içine attıktan sonra kibritle tutuşturup yaktı. Biraz sonra geride evi saran kara duman ve soba içindeki kara küller kaldı. Daha sonra tekrar ilk bölümü yazmayı denedi. Aklına kutsal kitapların yapısı geldi. M.Ö. 278 senesinden önceki dönemi kapsayan birinci cildin birinci bölümü. Yine durdu. Artık şecereye baştan başlamak gerekliydi. Alişer bıkmaya başladığını hissetti. Fakat, kalemi yazmaya başlamıştı.

İKİNCİ BÖLÜM

ROMAN

birinci şiir

diye yazdı yeni defterin sayfasına,  engin sahrada savaş yıllarında devenin yüklüğünde saklanan kutsal keçe kitabın son nüshasının yanmasından bir sene sonra Keyik’in üç göbekten akrabası Anakay, kalabalık ordusunu peşine takarak etrafına ışık saçarak mızrak boyu dik yükselen güneşe yüzünü döndü. Keyik Kagan Türk milleti kutsal yazıları kaybettiği andan itibaren o kitapta yazılı olan başından geçen tüm olayların yeniden tekrarlandığını okumuştu. Birçok kimse son sayfadaki düğümün son satırına fazla dikkat etmemişti, fakat Tanrı’nın gök bayraklı Türk uluslarına atfettiği bu seslenişinde gelecekle ilgili olduğu tahmin edilen bir ikaz vardı.

ikinci şiir

Keyik yakın akrabası Anakay’ın ne niyetle gelmekte olduğunu biliyordu, fakat Tanrı’nın sözlerine inanmış olması gerçekti, neslinin sonsuza dek devam edeceği konusunda sözü vardı, Anakay gölün kıyısında yerleşmiş obaya öğleye doğru ulaştı, uzun sivri mızrakla silahlanmış ilk grup keçe evlerin direklerini tepelerinden vurarak kırdı, keçe çadırların “şanırak” denilen kubbelerini yıktılar, ikinci grup çadırların yan çeperlerini oluşturan “kerege” denilen çıtaları ateşe verdi, yangın hemen yayıldı etrafını yok etmeye başladı, Keyik keçe yurttan çıkmadı, o bozkırda kaçmak değil, kendi evinde ecelini beklemek istiyordu, beşikte kundaklanmış bir halde yatan Alaşa hayatının Tanrı’nın elinde olduğunu anladı,

üçüncü şiir

geyik derisinden takılmış kirişi iyice gerilerek çekilen yakın çevredeki yaydan gönderilen demir uçlu ve kuş tüyü takılmış oklar çadırı deldi ve çökmüş bir vaziyette oturarak çocuğunu sallamakta olan kadının göğsüne saplandı, kadın önce gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi büyüyerek Keyik’e korku dolu hızlı bir bakış fırlattı, ardından ıkınarak bir parça ses çıkardı, sonra ince dudaklarını ısırmış bir halde sallanarak öne doğru kalkmaya çalışırken son nefesini verdi, cansız bedeni sırtı üstü düşerken tam arkasındaki “keregeye” doğru devrildi, elleri yüklüğün üstünde duran eski kazana çarptı, kazan aşağı düştü ve yuvarlanarak Keyik’in önüne geldi,

dördüncü şiir

Küçük bebek sessiz bir şekilde göğe bakarak yatıyor, gökte gökkuşağı görünüyordu, Keyik kendi halkının hayatının kundaktaki bebekle süreceğini düşündü, binlerce yıl ömür süren Hz. Adem Peygamber nesli, eğer asil nesil, soylu atalardan gelen Alaşa ile devam ederse, onun bir başka halka rahat vermeyeceğini tahmin etti, o hayatın manasını keçe kitapta arayıp okumuştu, ezbere bildiği sözleri yavaş yavaş unutuyordu, okuma bilen insanların sayısı azalıyordu, öyleyse Alaşa nesli iyi ve kötüyü ayırt etmeyi nereden bileceklerdi, belki, Tanrı’nın gizlemiş olduğu başka bir yolu olabilirdi, çadırı tekrar sivri uçlu demir bir kızıl ok delerek geçti, ikinci ok uçarak gelirken orta yerde durdu, Keyik o anda Tanrı’nın sözünü işitti, sesi net bir şekilde çıktı, ondan sonra kuş tüyü takılı ok tekrar hareket edip onun boğazını kesti, göz açtırmayan korkunç katliam otuz gün devam etti,

beşinci şiir

Bahadır otuzuncu günü obaya geldiğinde, bir grup halk tamamen kırılmıştı, yerleşim alanında hareketli bir canlı görünse, o zaman Anakay kumandanlarını sıraya dizip hepsinin başlarını baltayla kestirirdi, fakat onlar Keyik’in ölüsünün bulunduğu keçe yurdun tavanından gökbörünün indiğini görmediler, dişi kurt çocuğu ensesinden dişledi, kapı eşiğinden fırlayarak dışarıya usulca çıktı, o güneş ışıklarının parladığı doğuya yöneldi, onu fark eden Anakay çocuğun mızrakla vurulmasını emretti, kalabalık asker naralar atarak peşine düştü, içindeki ördek ve kazların kaçıştığı büyük göl tam ortadan ikiye bölündü, iki tarafta berrak sudan duvarlar oluşup bir koridor açtı, işte bu sırada gökbörü öte tarafa sağ salim geçti, zırhlı Anakay ordusu kalabalık bir şekilde geldiğinde, biraz önceki dev bir ayna gibi parlayan göl tekrar eski haline döndü, tüm savaşçılar derin, dipsiz kuyuya battı, tamamen boğulup yok oldular.

altıncı şiir

yolda onlar ne kadar hızlı gitse de kumun büyük tepesine batıp zorlanan iki karıncayı özgür bıraktılar, karıncalar sahrada kendilerine yapılan bu yardıma memnun olup, sefere çıkan askerlere kanatlarını koparıp hediye ettiler, onlar da kanatları alıp gittiler, ondan sonra kayanın altına bağlanıp kalan bir çift yılana yardım ettiler, yılanlar da memnuniyetlerini bildirdiler, bıyıklarını kopararak gökbörüye sundular, vahşi hayvan sahra kuşundan, çeşitli bitkilerden başak, kanat, bıyık, kılçık, kabuk gibi şeyleri aldı, bunların hepsi çiftti, altı gün geçtikten sonra, gökbörü hızla ilerleyerek Altay dağının ormanlık tepelerine ulaştı, yedinci gün o, çocuğu yüksek bir tepeye çıkardı, bir mağaranın içine sakladı, emanet aldığı tüm şeyleri bir yere topladı, bir kenarından ateşe verip yaktı, o sırada Altay dağının eteği hayvan çiftleriyle doldu, çeşitli bitkiler etrafta büyüdüler.

TUFAN

yedinci şiir

çok çeşitli hayvanlar yukarı çıkarken, ufukta şimşek çaktı bozkırı korkutarak gök gürledi, altmış gün boyunca yağmur bardaktan boşanırcasına yağdı, yeryüzünü su kaplayıp tufan meydana geldi, su Altay dağının bulutlara değen zirvelerine kadar yükseldi, tüm canlılar dağın tepesindeki bir mağaranın çevresinde toplandı, sonu kara dönüşen sağanak yağmur dindikten sonra, havalar birden soğudu, lapa lapa kar yağdı, insanın kanını donduran ayaz oldu, toprağın üstü buz tuttu, altmış gün geçtikten sonra, havalar çabucak ısındı, buzlar erimeye başladı, canlılar ovalara indi, dişi kurt diğer yabani hayvanlarla birlikte hareket etti, etrafı iyice inceledi, yeryüzünde tek bir insan kalmıştı, o da Alaşa, fakat açgözlü kancık geri döndüğünde, mağaranın tepesine bir baykuş konmuştu, yine de dişi kurt bir kötülüğün işareti olarak yorumladığı bu durum hakkında hiç kimseye bir şey söylememeye karar verdi.

sekizinci şiir

Kıssadan hisse koca başlı, hassas kulaklı, kalın kuyruklu ve koyu renkli tüyleri kılçıklanmaya başlayan aç kurt gece zirvelerin en yükseğine çıktı, Tanrı’nın tüm çocuklarına ağıt yaktı, ay altında çöküp uzun uzun uludu, o zaman onun feryadını duyan Keyik’in ruhu komşu tepeye alevli kızıl ateş olarak yanarak düştü. “Hey gökbörü, – diyerek seslendi durmadan yanan kızıl ateş, – insanoğlu av hayvanlarını tamamen israf etti, kardeşlerine akrabalarına el kaldırdı, kanlarında can taşıdıkları unutuldu, can Tanrı’nın bir parçası değil mi, sahrada insan kanı nehir gibi aktı, yasaksız gelin arsız kaynatasıyla evlendirildi, arsız anne görgüsüz dünürüyle oldu, zengin ülkeden bereket kayboldu, ölüm isteyen kan dökücü kabile şefleri çoğaldı, cenazeyi menfaat kapısı gören imansız din liderleri çoğaldı, bu yüzden Tanrı hepsini mahvetti, en temiz fedakâr halk olarak benim soy sopumu korudu, neslimi siz büyütüp yetiştiriniz, sizin baktığınız Alaşa’dan on sekiz oğlan doğacak, her bir on sekiz oğlundan biner çocukları olacak, fakat ilk aziz atalardan önce altı atanın izi yok olacak, sonra diğer altı atanın da nesilleri kuruyacak, sonunda sonuncu dolgun neslin kavminden doğan, savaş döneminden büyük sıkıntılar sonunda her nasılsa sağ salim çıkan eski görgülü aziz halkım yabancıların öğütlerini kabul edip Tanrı’yı tamamen unutacak, böylece, on sekiz bin âlemden hiçbir şey kalmayacak, ruhlarla ilişkiler duracak, ecel din değiştiren fanileri bularak öldürecek, çünkü kapısının kancasını Umay devamlı açık bırakacak.” Gökbörü ateşin göklere uçtuğunu gördü, fakat bir daha tekrar ulumadı,

dokuzuncu şiir

böylece, dişi kurt mağaraya gelip çok acıkan asil bebeğe taş gibi sert memesini verdi, bebek gözü kapalı yatarak kurdun sem sert olmuş memelerini yumuşattı, uzun müddet emdi, kurdun ağız sütüne iyice doyduktan sonra, Alaşa kapalı kirpiklerini açtı, emekleyerek hareket etti, mağaranın ağzına kadar gitti, yüzüne güneşin ışıkları değince, karnını yerden kaldırdı iki ayağı üzerine kalktı, titreyerek ileri doğru atladı, bu dünyada tek diri kalan insanoğlunun ilk adım atışıydı, Alaşa dışarı çıktı, dağ taşı özgürce gezdi, sınırsızca dolaştı, bir ara öğlen vaktinde ine geri döndü, açgözlülük ederek gökbörüyü emdi, böylece Alaşa yaşı on üçe geldiğinde, bir gece aniden uyandı, yanında sırtı üstü derin uykuda yatmakta olan kurdun dişiliğini sezdi, vücudunu yabani bir ihtiras kapladı, ileri doğru yuvarlanıp uzunlamasına kurdun üstüne çıktı, kurt da bunu hissetmiş olsa gerek, kaderine sessizce razı oldu, karşı koymadan yattı, böylece Alaşa dişi kurt ile ilk defa yakınlaştı, vücudu bir ısındı, bir soğudu, kurt bazen hırıldadı, dişini gösterdi, bazen huzur bulup, sessizce inledi, daha sonra rahatlayan Alaşa üstü başını silkeledi, dışarıya doğru yöneldi, yavaş yavaş güneş doğuyordu, o yakın çevrede otlamakta olan ceylanı fark etti, karnının acıktığını hissetti, dağ otları ile çalı çırpıyı birbiriyle eğirip kement yaptı, dikkatlice yaklaşıp ceylanı yakaladığı anda, dişi kurt atlayarak kızılca sırtı olan ceylanı azı dişleriyle boğazından ısırarak hayvanı boğazladı, böylece Alaşa hayvanların kanını akıtarak yemeyi öğrendi,

onuncu şiir

esasen bu andan itibaren o memeden çıkmıştı, dokuz ay sonra Alaşa’nın dört çocuğu dünyaya geldi, en büyüğü erkek, ortadaki ikisi kız, sonuncusu oğlan, dişi kurt bir sene sonra yine dört çocuk doğurdu, daha sonra alnı parlayan buğday tenli ikiz çocuklar dünyaya getirdi, dişi kurttan toplam on sekiz kabile çıktı, her on sekiz atanın torunları Altay dağı çevresindeki geniş bozkırlarda çoğalıp bine ulaştı, Alaşa dişi gökbörüye sonsuz saygı duydu, bir gün yağmurların peşinden gökyüzünde çeşitli renkleriyle gökkuşağı oluştuğunda, nesli, mağarada endişesiz uyuyan dişi kurdu öldürdü, Alaşa’nın önüne getirdi,

on birinci şiir

yüreğini ağır endişe saran Alaşa üzüntüyle konuştu: “Tanrı’nın buyruğudur belki, ne hikmeti olduğunu kim bilir, sizler ilk defa eceli görüyorsunuz, bu yeryüzünde katliam sona erdikten sonraki ilk ölüm oldu”, dedi. On sekiz çocuk dişi kurdun etlerini parçalara ayırıp kazanlara koyup hemen yediler, onların bedenlerine lider dişi kurdun yüksek ruhu doldu, sadece Alaşa bu yemeğe el uzatmadı, o arta kalan et ve kemirilmiş kemikleri ateşe atıp yaktı,

on ikinci şiir

o gece Alaşa bir rüya gördü, rüyasındaki dişi kurdun ruhu idi, gökbörü şu düşüncesini ifade etti: “Alaşa, siz dokuz yüz doksan dokuz sene hayat süreceksiniz, annenizin dar rahmi genişleyip bir yıl kadar yattığınızı sayarsak, yeryüzünde yaşamanıza bin seneyi bulacak, nesilleriniz siz bu dünyadan göçene kadar kesintiye uğramadan çoğalacak, o dünyaya göçtükten sonra, Tanrı ile dünyayı ilişkilendiren siz olacaksınız, mağaraya baykuşun niçin konduğunu anlamadım, dağın tepesindeki eski yuvanıza tekrar gidip görünüz, baykuş hala orada mı, yoksa uçup gitti mi?” Alaşa mağaraya gittiğinde, baykuş artık tepesinde değildi, mağaranın ağzında tek başına oturuyordu, o hayal kırıklığına uğrayarak dağ eteklerindeki mekânına döndü, aradan yıllar geçti, nesli çoğalıp on sekiz atadan fazla olunca, Alaşa kendisini öbür dünyadaki yerine hazırladı, yumuşak güzel bir yerden mezar kazdırdı, sonra evine gitti, dışarı çıkmadan yattı, ecel ona uzak yoldan yorgun sürünerek geldi, tecrübesi az bir genç imiş, elinden tutarak hemen alıp gidemedi, duasında sıklıkla şaşırdı, Alaşa büyük ağaç kerevetin üstünde canı çıkamadan uzun süre acı çekti, bir çok insan vedalaşmak için kuytu bir yere dikilen çadırını durmaksızın ziyaret etti, bir gün on altılardaki güzel bir kız gün batımına yakın bilge ata ile vedalaşmaya geldi, “E, bunu bekliyormuşum” diye konuştu bilge aksakal, o kız gittikten sonra da ölemedi, çok azap çekti, torunlarımın işlediği günah beni bırakmıyor diye yorumladı, sadece kız helalleşip gittikten ve akşam kızıllığı geçtikten 60 gün sonra, tan ağarırken – herkes derin uykuda yatarken – büyük yüreği durdu, gözünü sonsuza dek kapadı, ecel meleği sadece işte bu anda duasından şaşırmamıştı, böylece yaratılışın yeniden tekerrür etti,

AZAP

on üçüncü şiir

ertesi günü lidere ağıt yakılıp yaslı şiirler okundu, üçüncü günü cenaze toprağa verildi, ilk defa yeryüzünde tekrar mezar meydana geldi, kendi ölümünden yedi gün geçtikten sonra yüreği tekrar çarptı, Alaşa mezarda yatarken uyandı, yerinden kalktı, mezarın yan tarafını kazdı, dışarı çıktı, yığılmış toprağın üstünde oturup yüzünü ışığa döndü, fakat kendisinin fani dünyaya nasıl ve niçin tekrar geldiğini anlayamadı, beni Tanrı’nın geri göndermesi nedendir diye dertlendi, aklına ağaç döşekte ölmek üzereyken gördüğü on altılardaki güzel kız geldi, onu tekrar bir görüp geleyim diye karar verdi, böylece günün batmasını bekledi, sonra sabahın erken saatlerinde Hızır olup obaları gezmeye başladı, yerleşimler verimli ülkenin göl ve nehirleri boyunca Altay dağlarından uzaklaşmaya başlamıştı, otuz üç gün yürüyüp kendisinin kırkının verildiği yaslı obada birden özleyerek aradığı güzel on altı yaşlarındaki kızı gördü, bir an gözlerini dikti, artık gideyim dediği sırada, hemen kıyıp gidemeyeceğini anladı, akşam olduğunda, hareket ederim diye beklediğinde, o kızın yüzünü elbisesi ile örterek obanın dışına çıkmakta olduğunu fark etti, Alaşa ben ona duygularımı anlatayım diye düşündü, dünyada hiçbir kadına yaklaşmamışım, ilk gördüğüm kadının temiz olması yeğdir, o kestirme yol ile aşağı kır eteğine gittiğinde, narin belli sevdiğinin çalılar arasında çiçek bozuğu yüzlü çirkin biriyle uygunsuz ilişkiye girdiğini gördü, açgözlü nefis güzel kızlara da musallat oluyor diye yorumladı, Alaşa durduğu yerde diz çöktü, oturup kahroldu, kırmızı kahverengi tobılgıların arasında kendini yalnız hissetti, gönlü kırık bir hâlde patika yoluyla mezarlığa doğru yöneldi, yolda onu geniş bozkırda kendini kaybolmuş gibi hissettiren tanıdık bir duygu sardı,

on dördüncü şiir

sonra, Alaşa kırk gün yürüdü, sahrada tek başına duran mezarına tekrar geldi, içinden çıktığı yarıktan mezara girdi, eski yerine yattı, toprak nemli ve çok serindi, etrafı da kapkaranlık, toprağın çürük ve tiksindirici kokusu burnunu yakıyordu, o on sekiz bine kadar saysam, ölürüm diye düşündü, saymaya başladı, fakat kirpikleri bir türlü kapanmadı, beklenmedik bir şekilde tam üstüne ışık düştü, ışık huzmesiyle göğe doğru bir yol açıldı, Alaşa şimdi sarı ala kazın sazlı kanadı oluşup, göğe uçup gideceğim diye ümit etti, fakat ışık saçan güzel nur yavaş yavaş kaybolmaya başladı, sonunda ip kadar inceldi, Alaşa o yana bu yana dönerek çok yattı, etrafında dönmekten sıkılmaya başladı, başını kaldırdı, ip kadar ışığı avuçlarına doldurdu, iki dünyanın ortası ne kadar boş diye üzüntüye boğuldu, avucuna dolan bol ışık yavaş yavaş kararmaya başladı, sonra tamamen yok oldu, beni bir şey tutuyor diye düşündü Alaşa, sırtına batan küçük taşları elleriyle temizledi, kenarlara bırakılmış çalı çırpıların yumuşak yapraklarını altına dikkatlice yerleştirdi, uygun bir şekilde yattı, vakit bir türlü geçmedi, sonra on sekiz bine kadar saymaya tekrar başladı, onu hiç kimse alıp gitmedi, zaman manasını kaybetti, sıradaki sayıyı şaşırdı, saymasında hata yaptı, sonra tekrar birden başladı, aniden dışarıda yürüyen birisinin ayak sesini işitti,

on beşinci şiir

Alaşa başını çıkardı, dışarıya baktı, on altı yaşlarındaki güzel kız mezarının başında diz çöküp gökyüzünden hayır diliyormuş, uzun saçlı kısa boylu genç melek kız, pişman bir şekilde aşağı baktığında, mezardan kabilenin eski lideri çıktı, Alaşa’nın iki avurdu çökmüş, zayıflamış, rengi solmuştu, “Tanrı geri almadı, yoruldum, –  dedi, – iki dünyada da bahtım olmadı, acaba atalarım bir günaha mı battı, onu öğreniniz?” buğday tenli genç kızın dili bağlandı, büyük gözleri yuvalarından fırladı, elini göğe açmış vaziyette şaşakaldı, bilge aksakal mezardan çıkmış konuşuyor, sonra endamlı kız birden şuurunu kaybetti, Alaşa yalnızlıktan kurtulmak amacıyla kızı sürükleyerek mezara soktu, onu yanına yatırdı, göğsüne bastırıp kucakladı, o sırada büyük gözlü melek kız dile geldi ve bağırarak yerinden fırladı, kafalarını mezarını üstünü kapatan sıra sıra dizilmiş kalaslara çarptılar, Alaşa “kendiniz bilirsiniz, – dedi, – gitmek istiyorsanız, gidiniz, fakat ben yalnızlıktan iyice bıktım, artık mezarımı kendim kapatıp, sonra yine kazmaktan başka, vakit geçirecek bir meşgale kalmadı, on sekiz bine kadar devamlı saymaya başladığımda zaman başlayacak ve durduğu vakitte, kaybolup gidecek, âlemde manası olmayan bir sonsuzluk oluşacak”, güzel kız konuştu: “Peki ben bu dünyadaki torunlarınızdan soracağım, affedilmez nasıl bir ağır günah işlenmiş”,

on altıncı şiir

yüzüne kan gelen buğday tenli endamlı kız obaya aniden dönünce, Türkler yeni bir lider seçmişti, yeni lider genç kızı kabul etti, arzusunu sordu, uzun saçlı kısa boylu bozkır atasının emanetini tereddüt etmeden hemen söyledi, “Alaşa dedemiz iki dünyanın arasında, karanlık mezar içinde azapla acı çekiyor, onu bir günah tutuyormuş, onu öğrenip bildirmemi istedi, o günahın bedelini tamamen ödeyip gitsem diye dileği var”, yeni lider “ben onu biliyorum”, dedi, kızın güzelliğine ilgi duydu, “benimle birlikte olursanız, söylerim” diye şart koydu, güzel kız teklifi kabul etmedi, fakat büyük atasına verdiği söz aklına geldi, sonra yeni liderin alçakça teklifini kabul etti, fakat sonra hamile kalırım, gayri meşru çocukta asalet olmaz diye dertlendi, yeni lider bozkırın eteğine özel olarak bir keçe yurt kurdurdu, içini ev eşyaları ve yemeklerle doldurdu, genç kızı oraya çağırdı, otuz gün kapandı, halka hiç görünmedi, toplum güzel kızın inlemesini günde yirmi dört kez işitti, otuz gün geçtikten sonra peri kız keçe evden yaşlanmış olarak çıktı, kırışıklıklarla dolu yüzünü halktan gizleyerek, obaların etrafını dolaşarak mezarın başına geldi,

on yedinci şiir

yüzü kırışmış güzel kız mezara geldiğinde, Alaşa eskisinden beter zayıflamıştı, eski mezarı daha derince kazıyormuş, “ben mezarı günde yirmi dört kez topraklarla ağzına kadar doldurdum, yirmi dört kez dibine kadar boşalttım”, dedi, sümbül saçlı güzel kız konuştu: “buldum, sizin halkınız şimdilik Tanrı’nın rahmetini kazandı, fakat, Tanrı sizden nesillerinizin gelecekte işleyecekleri günahları için de sorumluluk alacak mı, almayacak mı, onu bilmek istiyormuş, ikinci sebep siz kadın kısmına hiçbir zaman el uzatmamışsınız, merhametli yüce Tanrı tercih hakkını size vermiş olsa gerek, ya o hâlinde devam etsin veya son gördüğü kadınla yatsın demiş”, lider endişesini dile getirdi: “yarı yarıya çürüdüm, siz beni koynunuza alır mısınız”, “ben, – dedi güzel kız, – Tanrı’nın ruhundan, sizin soyunuzdan çıkan biriyim, bu yüzden gökten gelen söze karşı duramam”, “fakat, – dedi lider, – bu sülalenin atası idim, sizinle birlikte olsam, o zaman bu dünyaya günah tohumlarını serpmiş olacağım, yere dökülen bu günah yarın kök salıp bir çok felaket ve yanlışlığın başlangıcına dönüşmez mi?”,

on sekizinci şiir

kız: “insan nasıl günahsız bir hayat yaşayabilir, aslında darbe yiyen günahtan Tanrı’nın aradığı utanç doğar, iyiliğin başlangıcı kötülükte”, dedi, lider mezarı tekrar kazdı, içini temizledi, altına kalın çam yaprakları döşedi, göğüslerinden gelincik kokusu gelen peri kızı kucaklayarak otuz gün yattı, sonra güzel kalktı, mezardan gençleşerek çıktı, Alaşa peşinden gitti, “tüm insanlığa keder getiren günahı bir insan tek başına temizleyebilir mi”, diye sordu o mezardan başını çıkararak, “tüm insanlığa yük olan karma karışık vakitsiz günahın bedelini bir insan tamamen ödeyebilir miymiş?”, diye tekrar sordu güzel kız, “sorumluluktan kaçıyor değilim, – diye cevapladı Alaşa, – fakat neslim ömür boyu günah işliyorsa, o zaman ben iki dünya arasında sonsuza dek kalacak mıyım?”, narin belli, uzun saçlı güzel kız kabuğu açılmış yumurta gibi bembeyaz iki omuzlarını kaldırdı, çaresizlik gösterdi, sonra çiçeklerle dolu bozkırın eteklerinden uzaklaştı, Alaşa mezarın ağzında dururken kendini yalnız hissetti, yedi ay sonra büyük gözlü genç güzel iki oğlan doğurdu, büyüğü avcunda bir avuç kan pıhtısı ile doğdu, ikincisinin alnında parlayan yıldızı vardı,

OBA

on dokuzuncu şiir

alnında parlayan yıldız olan çocuk çabuk büyüdü, normalde alaca karanlık, aylı gecelerde veya gökyüzündeki güneşle karşılaştığında, yıldızı çevresine ışık saçarak açıkça görülüyordu, yabancılar bazı insanlar şeytana benzetip bir an evvel kurtulmak lazım diye konuşmaya başladılar, yine de ulu atanın insandan doğan ilk çocuğu olduğundan, hiç kimse buna cesaret edemedi, gürbüzleşip büyüdükten sonra, her geçen gün ağırlığı arttı, çabuk büyüyen yıldızlı çocuk sıhhatli bir şekilde hayatını sürdürüyordu, doğduktan sonra ikinci bebek tahminen bir ay geçtikten sonra öldü, bazı insanlar o bebek zamanından önce doğdu, o yüzden bir süre geçtikten sonra aramıza geri dönecek düşüncesindeydi, o dönemdeki bazı yorumlar avucunda kan tutarak doğan çocuk bin yıl kadar sonra tekrar dönecek şeklindeki tahminlere dönüştü, kıyıda köşede kalmış basit bir obada yalnız yaşayan ihtiyar bir kadının kehaneti doğru çıktı diye bebeğin toprağa verildiği günün ertesinde sokaklarda ilan edildi, ihtiyar ana rüyasında mızrak tutmuş bir halde o çocuğu görmüş, yüzünü tam seçememişti, yine de savaşçı yiğit: “ben o çocuğum, ben o çocuğum!” – diye bağırmış görünüyor,

yirminci şiir

o sene obaya uzak yolculuktan yorgun argın ulaşan gezgin bir dilenci geldi, halk onun arkasına astığı torbasını aldılar, başka insanlara göstermediler, ona kimseyi yaklaştırmadılar, dilenci bolca verdikleri etlerden yedi, kemikleri kemirdiği sırada bile herkesin her hareketini gözledi, bir şey çalıp gidecekmiş gibi diken üstünde oturdu, endişeli oturdu diye dedikodu yayıldı, gerçi, oba kıyısındaki kuytu evden yemek yiyen ihtiyar önündeki yemeğini bitirir bitirmez başını torbasına yaslayıp uyumuştu, halk bunu garipsedi, yorgun zavallı ihtiyar dinlenip uyanana kadar hiçbir yere çıkmadan evlerinde saklanıp oturdular, gezgin yolcu ertesi günü ancak uyandı, kalkar kalkmaz torbasına koştu, kapıya doğru yuvarlanan torbasını acele ile açtı, içini karıştırdı, eşyasının tamam olduğuna kanaat getirdikten sonra ancak içi rahatladı, ondan sonra derviş birkaç ay geçip Nisan ayı geldiğinde, hali vakti yerinde otuz ailenin etrafında toplanması için işaret etti, halkın hepsi toplandı, küçük evin önünde oturdular, gezgin yolcu dışarı çıktı, halkın anlamadığı kuş sesine benzer ahenkli bir dilde durmaksızın bülbül gibi şakıdı, nasihatler etti, akşam olup, yıldızlar görününce tekrar küçük eve girdi, hazır olan yemeği yedi, uykuya daldı, gezgin yolcu ertesi günü halkı bir daha topladı, gün boyunca konuştu, böylece bir hafta vaaz etti,

yirmi birinci şiir

toplum yabancı dilde konuşan adamın nasihatini anlamadı, fakat samimi kalple, temiz yürekle içtenlikle konuştuğuna şüphe getirmedi, bir keresinde o içeri girdi, çadırın kubbesini tutan çapraz çubukları gösterdi, o zaman da topluluk hiçbir şey anlamadı, bunun üzerine tekrar dışarı çıktı, eline değnek aldı, ilk önce yere “T” işaretini, sonra çaprazlamasına sakalı uzun bir azizin siluetini acele etmeden çizdi, sonra göğü işaret etti, yine sesli bir biçimde uzunca mırıldandı, bundan da bir sonuç alamayınca, torbasını aldı, obadan uzaklaştı,

yirmi ikinci şiir

aradan bir yıl geçtikten sonra gezgin yolcu baharda obaya tekrar uğradı, bu sefer onun görünüşü çok acıklı idi, yüzü solmuş, eski elbisesi her tarafından yırtılmış, bazı yerlerine yama yapılmış, derin düşünceli gözleri yıpranmış yüzünde belirginleşmişti, o daha önce konuk olduğu eve geldi, bindiği küheylan durmaksızın yapılan yolculuktan zorlanmış, iyice yorulmuştu, gezgin yolcu daha önce olduğu gibi vaaz etmedi, çadırın çıta duvarına arkasını yaslamış olarak sessizce eliyle ağzını kapatarak sık sık öksürdü, vaaz etmeyi artık canı istemiyor gibiydi, komşu obadan dini lider gelerek onunla görüştü, on ok eski Türk dilinde uzaktan at koşturup gelen yolcuya büyük saygı göstererek kendi Tanrısı hakkında anlatmaya başladı, Tanrı’nın kudreti, sonsuz merhameti, yüceliği, cömertliği, hoşgörüsü ve adaletini açıkladı, Yaratıcı Gücün iyiliklerinden bahsetti,

yirmi üçüncü şiir

sonunda Tanrı dinini kabul etmesini istedi, hasta konuk, esasen, din başkanının ne anlattığını, ne istediğini anladı mı bilinmez, yerinden fırladı, kendi dilinde acıklı acıklı konuştu, elini silkti, bazen göğü işaret etti, yavaş yavaş ilk hızından düştü, yorulmaya başladı, öksürüğü güçlendi, sesi boğuklaştı, eli ve ayakları titredi, çenesi kapandı, sonunda oturduğu yerde devrildi, din başkanı yanına yaklaştı, kollarını sıvadı, şah damarını tuttu, onun nefes almadığını kesin olarak anladı, hiç kimse bu gezgin misafirin nereden geldiğini, kim olduğunu, ne yaptığını bilmedi, cenazesini üç gün evde tuttular, ertesi günü güneş tam ortaya geldiğinde en uzak tepenin eteğine götürüp gömdüler, bundan sonra uzaklardaki tüm yerleşimler onu bir daha hatırlamadı, hiçbir zaman yaşamamış gibi halk arasında çabucak unutulup gitti,

yirmi dördüncü şiir

fakat, ertesi sene Keyik ulusu yaylada otururken bozkırdaki topluma aniden iki gezgin derviş geldi, birinci derviş beş altı gün önce, ondan sonra gelen ikincisi birinci vaaz söylemeye giriştiği sırada obaya geldi, ikisi kalabalık halka düşüncelerini ayrı ayrı anlattılar, ikincisi sanki buraya misafir olup gelip naaşı bu diyarda kalan dervişe benziyordu, o da “T” işaretini çizdi, ona sırtı üstü yatırdığı bir adamı çakıştırdı, yine de, dili anlaşılmaz olduğu için, kalabalık topluluk hiçbir şey anlamadı, fakat o uzun süre kalacağını belirtti, ayrı bir küçük ev yaptı, halkla birlikte yaşadı, yaza doğru peşinden tam kendisi gibi bir başka dertli, orta yaşlı bir adam geldi, o çok yorgun ve bitkin olduğu halde obanın bir kenarına ulaştı, yolda hırsızlara mı rastlamış, hayır, yoksa, özgür hayat süren bozkır obaları vaazlarını beğenmeyerek köpeklerle mi kovaladılar, bilinmez, fakat, zavallı adam amacına ulaşamamış ümitsiz, miskin, bahtsız, garip ve derdi çok bir biçare imiş, obada biraz kaldı, toplum ondan korkmaya başlamıştı,

yirmi beşinci şiir

kışa doğru sığıntı üç yolcu yerel dilde konuşmaya başladı, bazen onlar sefere çıkmak üzere olan kalabalık askerleri seyretmeye gitti, grubun önünde dalgalanan bayraklardaki haç işaretini görerek çok şaşırıp döndüler, üçü bir hafta bir evde kalıp çeşitli yorumlarda bulundular, akla gelen sorulara uygun cevaplar bulamadılar, sonuca ulaşacak hiçbir karara varamayınca, şaşkın vaziyette dışarı çıktılar, ondan sonra yerel halkla uzun sohbetler yapmaya başladılar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KAZAK OZANLARI

Sanki kapı çalındı. Alişer kapıyı açtığında, eve Jarkın, Toktar ve Madiyar girdiler. Üçü de çakır keyifti. Hepsinin yüzü kızarmıştı. Toktar’ın elinde yarısı boşalmış, bildiğimiz orta kalite “Parliament” içkisi.

– Öylesine geçerken uğradık, – dedi Madiyar, – kusurumuza bakmazsın.

– Gerçek şairler böyle yapar, – dedi Alişer, – hiç kimsenin durumuna bakmazlar.

– Jarkın şiir kitabını yayınladı, onu esaslı bir şekilde kutluyoruz.

Fakat, onu kim okuyacak diye düşündü Alişer, şiir artık sadece şairin kendisi için yazdığı bir günlük hatıra defteri gibi. Jarkın ayakkabısını herkesten önce çıkardı, salona geçti.

– Ne yazıyoruz, – dedi masadaki kitap taslaklarına göz gezdirerek.

Alişer hızlı adımlarla yanına gitti ve defterini kapattı.

– Okumanızı istemiyorum, – dedi.

Jarkın durakladı. Alişer’i önce öfke basmıştı, şimdi ise huzursuz olduğunu hissetti.

– Tamamen yazıp bitirmeden eserimi okutmam, çünkü düşünceler korkup kaçabilir, – dedi.

Odaya Toktar ve Madiyar girdi. Alişer mutfaktan üç kadeh getirdi.

– Kendim içmeyeceğim, – dedi.

Alişer ölüm öncesinde dünya berrak olmalı diye düşündü. Dumanlanmış bilinç hiçbir şeyin farkına varamaz. Yalnız bir kere görülecek geçidi hafızada saklamak için hepsini tam görmüş olmanız gerekir. Bununla birlikte, kim bilir, ecelden sonra hiçbir şey olmayabilir. Çıkıp giden canın, sönüp giden bilinciyle bundan sonra hiçbir zaman karşılaşmaması da mümkündü. Bir günlük aydınlık, kaynağından ayrılıp koyu karanlığa dönüşür ve sonsuzluğa karanlık dipsiz uzayın kopuk kopuk seyrek tozu, tozlanmış küçük parçaları olarak çıkar, böylece birbirlerinin etraflarında manasızca dönen on sekiz bin âlemin rast gele bir buluşmasının peşinden gider. Burada nasıl bir mana var, kim sonsuzluğun ne olduğunu açıklayabilir, dünyanın sınırının olması mümkün müdür, öyleyse zaman ile boşluk dediğimiz bizim yüklediğimiz anlamlar olmaz mı? O zaman Tanrının var veya yok olduğunu ispatlasınlar.

Şairler içki içiyorlar. Onlar yalan dünyaya mana arıyorlar, yaşadıkları hayat bu, kitaptan kitaba sıçrıyorlar, ondan sonra kutluyorlar, sonunda kendi yüceliklerine kendileri inanıp ölüyorlar, onlar benim cevabını aradığım sorularla hiçbir zaman uğraşmayacaklardır, bilinç doğdu, bilinç yok oldu, başka hiçbir şey yok, bu ne kadar ağır bir dert, hepsini açık bir şekilde görmek çok daha güzel değil mi, yoksa hiçbir şey anlamadan bu hayattan göçmek mi mutluluk, kafiye peşinde giderken düşüncenin bir kısmı aşınır, tam düşüncede ancak iç kafiye olabilir.

Bu sanki karınızın sizi başkalarıyla aldattığının farkına varmadan hayattan göçüp gitmek gibi bir şeydir. Mutlusunuz, çünkü siz her zaman sadece sadık bir kadını görüyorsunuz, fakat mutluluğunuzun tüm değeri de buradadır, onun her yerde karşınıza çıkabilecek umulmadık gelişimlerini bilmiyorsunuz. Hangisi doğru, hangisi üstündür. Gerçekleri bilmek değerli midir, yoksa gözü gerçeklere kapayıp gitmek mi iyidir?

– Alişer siz bugün niçin neşesizsiniz?

Mesele insanın neşesinde mi? sorusuna daldı Alişer. Mesele düşüncenin samimiyetinde değil midir? Dünyayı düşüncenin samimiyeti yönetir. Samimiyetsiz düşünce hiçbir zaman sıcak ilgi uyandırmaz, hüzün onun doğasında vardır.

– Belki, dertle dolu şu kadehi içersiniz.

– Hayır, – dedi Alişer, – o bir anlık kandırmaca.

Şairlerin hepsi sarhoş oldu. Sonra hepsi sürünerek dışarı çıktılar.

ÇİNGENELER

Alişer yine yazıyordu. Aniden kapıda duran iki çingeneye gözü ilişti. Önce o kendisini rüya görüyor sandı. Ürperdi, fakat kendini çabuk toparladı. İki genç kadın birbirleriyle yarışarak konuşuyor ve yavaş adımlarla kendisine doğru yürüyorlardı.

– Sizin geleceğinizi söylemek istiyoruz, – dedi şişmancası, – yüzünüzde büyük bir talihi görüyorum, yakın zamanda başınıza bir talih kuşu konacağını kesin bir şekilde fark ediyorum, avcunuza bir bakalım, bakınız hayat çizginiz hiçbir yere dönmeden doğru kazanç ve mutluluğa doğru ilerliyor, evli misiniz?

– Hayır.

– Fakat, sevdiğiniz biri var görünüyor.

– Elbette.

– Çok ilgi göstermiyorsunuz, elinizden kaçırmanız mümkün.

– Evet, ayrılmak istediğim doğru.

– Dur, dur, evladım şu yönden ölüm bekliyor, birisini incitmiş gibisiniz, onun size bir kötülük yapma niyeti var.

– Olsun.

– Yine bir rast gele kalın çizgi. Allah sizi ikaz ediyor, amacınızdan saptınız, yoksa hayatınıza büyük bir tehlike geliyor.

– Böyle bir şüphe bende eskiden beri var.

– Öyleyse, bırakınız.

– Fakat, konargöçer Türklerin Tanrısı hakkında yazı yazmıştım.

– Sizin elinizi bağlayan da O.

– Hayır, kitabı yazıp bitirmeyi görev edindim.

Zayıf yüzlü çingene salondan çıkıp geliyordu.

– Siz neredeydiniz?

Elinde düğümlemiş olduğu ağır siyahlı beyazlı bohça.

– Tamam, biz gidiyoruz, – dedi şişman olanı, – vaktimiz az.

– Hayır, – diye durdurdu Alişer, – hepsini alıp gidiniz.

– Başka ne var? – diye sordu ince yüzlü.

– Bir soru sorabilir miyim? – dedi iki çingenenin konuşmasını keserek, – kitabımın kaderini tahmin edebilir misiniz?

İnce yüzlü şişmana baktı:

– Siz söyleyiniz, – dedi yaşlısı.

Yaşı küçük ince yüzlü çingene Alişer’in avcuna göz attı.

– Kitabınızı ağır bir kader bekliyor.

– Bunu açıklar mısınız?

– Acele gelen derdin hareket halindeki darbesi güçlü çarpar.

İki çingene kapıya doğru ilerlediler.

PARTİ

Çingeneler dışarı çıkarken, o kapının öbür tarafında orta yaşlarda iki kişiyi gördü.

– Biz partiye üye yapıyorduk, – dedi gözlüklü olanı.

– Benim partiyle ne alakam var? – diye sordu Alişer.

– Biz muhalefetiz, – dedi ikincisi, – halkın hepsi Cumhurbaşkanı’na karşı, biz ise onun yanındayız.

– Beni bu dünyanın çıkar ilişkileri ilgilendirmiyor, – dedi Alişer, – öbür dünyanın insanıyım ben.

– Şurayı imzalayınız, bu üyelik evrakı, nasıl olsa öleceksiniz, sizin için hiç bir şey fark etmez.

– Mesele burada, benim için her şey fark ediyor.

– Bir kişi de olsa çoğalsın.

– O zaman Kazak topraklarında idam cezasına hükmedilen tüm suçluları üye yapınız. Onların öleceği, benimkinden daha kesindir.

İkisi de düşünceye daldı.

– Diğer partiler mücevher gibi kıymetli düşüncemi çalana kadar, benzeri yok teklifimi hayata geçirmek istemez misiniz?

– Gerçek mi söylüyorsunuz?

– Gerçek.

– İçeri girip konuşalım mı?

– Tamam.

Alişer kitabını hiçbir zaman bitiremeyeceğine kanaat getirdi. İkisi içeri girdi.

– Salona geçin.

Kapıdan girip salona geçtiler.

– Size çay ikram edemem. Darılsanız da fark etmez, öldükten sonra sizlerin dargınlıklarınız bana ne ifade eder ki?

– Gerçekten de bu teklif iyiymiş, parti sözünde durmazsa, ölen üyeler bizi şikâyet edemez, peşimize de düşmezler.

– İktidara da karışmazlar.

– Ah, Kazakların hepsi niçin kırılmazlar, iktidar ve servetin hepsi bize kalırdı.

– O zaman “halkın iyiliği için” şeklindeki sloganlarınız manasını kaybetmiş olmadı mı? – dedi Alişer.

– Şaka yapıyoruz, – dedi gözlüklü.

– Ben şaka yapmıyorum, – dedi Alişer yerinden kalkarak, – Sizler Tanrı’ya inanıyor musunuz?

– Hayır.

– Çünkü, Yaradan’ı yok saymak şuurunuza iyice yerleşmiş.

– Dini inancımız olmasaydı, parti kurmazdık.

– O zaman nasıl, İblisin dolaştığı yer partiler mi?

– Bilmiyoruz.

– Şeytan yalanı destekler, – dedi Alişer. – Boş vaatler vermeden siyaset amacına ulaşabilir mi?

– Ulaşır.

– Mümkün değil.

– Artık imza atacak mısınız?

– Hayır.

– Niçin?

– Öbür dünyanın insanıyım.

İkisi de korkuyordu.

– Ben şimdi ikinizin de yüzlerinize ömür boyu unutamayacağınız bir biçimde tüküreyim mi?

– Mahkemeye veririz, – dedi gözlüklü olanı.

– Benim için fark etmez, ondan sonra tabancayı şakağıma dayayıp, intihar edeceğim ya!

– Allah korusun! – dedi o gözlüğünü düzelterek.

– Öyleyse, şahit tutayım, Allah var mı, yok mu?

– Var, – dedi deminden beri sessiz duran.

– Kendi kendimi vursam, benim iradem, vurdurmazsa, Allah’ın iradesi.

– Görelim.

– Belki, size bunları söyleten Yaratıcı Güç’tür.

– İrade kimin elindedir?

– Sizin.

– O zaman suratlarınıza tüküreceğim.

– Hepsi Allah’ın iradesi! – dedi gözlüklü.

Alişer düşünceye daldı. Onu kendim de arıyorum diye düşündü. Dostoyevski sadece soruları çoğalttı, okudukça mahvoluş derinleşir.

– Ben partiden ayrılıyorum, – dedi ikincisi, – kitap yazacağım, onun bu kadar ilginç olacağını düşünmemiştim.

Onlar dışarıya doğru yöneldi. Alişer Allah’ın sevgili elçisi Hz. İsa zamanından geçip, Hz. Muhammed (S.A.V.) Peygambere Allah’tan kutsal Kur’an-ı Kerim ayetlerinin gökten indiği asr-ı saadet döneminde yaşayan ceddi Kutu, Üken, Bataçı, Börü, Buka ve Çılbı neslinden doğan Korı, Oğul ve Maral nesli hakkında yazmaya başladı. Maral’dan Kogay, Kogay’dan Batun, Karşı, Ögüz, Botı, Otçı, Tav, Batıgay, Sembeki, Bökütey ve Borılday nesli devam ettirdi. Borılday’ın bugüne kadar kesilmeden devam eden kolu Şamakay idi.

DERVİŞ

Şamakay’ı sabaha karşı getirdiler. Onu salonda namaz okurken yakalamışlar. Birilerinin kapıyı uzun süre çalmasına bakmaksızın, soylu Şamakay namazını devam ettirmiş olsa gerek. Dışarıdakiler kapıyı kırıp içeri girmişler. Yanlarında köpekleri var. Üçü de kapıdan hızla içeri girip başını secdeye koyan Şamakay’ı hırpalamış görünüyorlar. O bu durumda bile yerinden kıpırdamamış. Uzun siyah palto giyen üç adam Hacı’ya el kaldırmışlar. Sonra ensesinden tutup dışarıya çıkarmak istemişler. Ne kadar çekiştirseler de, iri vücutlu, iri kemikli, geniş omuzlu adamı yerinden kıpırdatamamış olsalar gerek. O sırada birisi tam sırtından vurmuş. Katillerin güçlüsü can çekişen ağır adamı kaldırıp arabaya bindirmiş.

Şamakay hapishanenin hastanesinde baygın halde uzun süre yattı. Kendine geldiğinde, onu niçin hapishaneye attıklarını açıkladılar. Şamakay bundan tam iki ay önce sokakta soylu bir akrabasını öldürmüş. Fakat o böyle bir şeyi hatırlayamadı. İki ay önce halkın önde gelenlerinden birini büyük bir toplantı sırasında beddua edip lanetlemişti. Masal hayat değil, yaşam mutluluktan uzaktır. Sözün kıymeti, işin utancı yok. Sizin de soyunuzun iki yakası bir araya gelmesin.

Şamakay çabucak iyileşti. Önce Hacı’yı bir hücreye kapattılar. Sorgulayıcı günde bir kere gelip gitti. Basılı birkaç evrak getirdi, onun söylediğine göre, Şamakay’ın hepsini imzalaması gerekiyordu. Fakat Şamakay işlemediği bir suçu nasıl üstlenecekti, anlayamıyordu.

Çok geçmeden, ona kendisi farkında olmadan öldürdüğü adamın resmi ve nüfus kâğıdı gösterildi. Esmer tenli bir Kazak genciydi. Ezan çağrılarak konan ismi Jandos Kaynaroğlu. Şamakay merhumun yüzüne uzun süre baktı, onu hiçbir zaman görmediğini söyledi. O zaman Şamakay’ı hapishanede ilk defa dövdüler. Sorgulayıcı gitti.

Gizli mahkeme uzun sürdü. Şamakay’ın suçu ispatlandı. Ona ölüm cezası verdiler.

Suçluyu kurşuna dizmek için sabaha karşı getirdiler. Hacı ölüme giderken kendisinin bir zamanlar hayatta olduğuna inanamadı. Silahın namlusu kalbine nişan aldığında Şamakay Allah’a yalvarmaya başladı. Eğer ben ölümden kurtulursam, o zaman Allah’ın varlığına inanacağım diye düşündü. Çünkü, benim hiçbir suçum olmadığını O’nun bilmesi gerekir. Allah böyle bir adaletsizliğe izin veriyorsa, inancıma gölge düşeceği muhakkaktır.

Tetik çekildiğinde, Şamakay hiçbir zaman ölmeyeceğini düşündü. Fakat, o hayatta kaldı mı, yoksa yokluğa mı dönüştü, bunu bugüne kadar kimse bilmiyor. Bunu kim kesin olarak bilebilir?

Daha sonra Jandos Kaynaroğlu isimli adamın bu dünyada hiçbir zaman yaşamadığı tespit edildi. O halde, halkın önde gelen kişisi Şamakay’ı hiçbir suçu olmaksızın idamına sebep olmuştu, yani Hacı hayatta olmayan bir adamı öldürdüğü için ölmüştü.

Öyleyse, ölüm bir alın yazısı ve değiştirilemez kaderdir. Alın yazısı dediğimiz rast gele hayatımıza katılan ani, tesadüfi bir olay değil midir? Kaderimizde olan şeylerin hepsi, yorumları temel aldığımızda, öne çıkan alın yazılarından sadece biri değil midir?

Telefon çaldı, Alişer oturduğu yerden kalktı.

POLİTİKA

Telefonu eline aldığında, Orınbay’ın sesini hemen tanıdı.

– Görevinize tekrar geliniz, – dedi o.

– Teşekkür ederim, şimdi büyük bir eser yazıyorum, pek vaktim olmayacak, – diye cevap verdi.

– Duyduğuma göre, siz onu yazamıyormuşsunuz.

– Doğru.

– Şimdilik bizim yanımızda bir süre çalışsanız, olmaz mı?

– Ben artık bu grupta çalışamam, – dedi Alişer, – grubun tüm çalışmalarının hepsi yalan bilgiler ve tehditlerden oluşuyor.

– Nasıl?

– Sorunuz bile yalan.

– Gerçekten de, yirmi-otuz sene sonra maaşınızı yükselteceğiz.

– Geçim o zaman iyi olacak mı?

– Elbette.

– Niçin bugün değil?

– Şimdi gelişme üstündeyiz.

– Sizi yalan söylemeye iten ne?

– Hiçbir şey.

– O zaman niçin yalan söylüyorsunuz?

– Ben sadece gerçekleri söylüyorum.

– Grubunuzda görevli olanlar halkı aldatmanın ortak bir ideoloji olduğunu söylüyorlar ve halktan gerçekleri gizlemenin zamanın bir gereği olduğunu ifade ediyorlar.

– Bizim somut kazançlarımız var.

– Ne yani, her politikacı hep yalan söylemek zorunda mıdır?

– Ben sadece gerçeği söyledim.

– Politika dediğimizin ne olduğunu ben anladım, o küçük ticaretin bir çeşididir.

– Kutsal kavramı pazar anlayışına indirgemeyiniz.

– Sizlerin yönetimindeki halka ben acıyorum.

– İşe gelecek misiniz?

– Hayır, – dedi o, – bizim yollarımız artık ayrıldı.

Bundan sonra Orınbay telefonun ahizesini kapattı. Görevinden kendi isteğiyle aniden ayrılan Alişer’i başkan dört kere geri gelmeye davet etti. Alişer kurnazlığında sınır olmayan Orınbay’ın haksız uygulamaları hakkında bir dergide yazı da yayınlamıştı.

Orınbay sözlerini inkâr etti. Hatta onu yalan iddialar ortaya attı diyerek mahkemeye de verecekti. İnsanın art niyetinde, kötülüğünde sınır yok diye düşündü o. Fakat politikaya boş yere girmişti. Sanatın her zaman söyleyecek bir şeyleri vardır. Elbette, kendi zamanına değil, başkalarının geleceğine. Belki de, her sanat faydası olmayan heveslerden doğan sıradan bir meşguliyettir. Hiçbir şeyi değiştirmiyor, hiçbir kimseyi eğitmiyor. İnsanca tavır, politikayı olgunlaştıran araç değil, insanın kendi kendisini mahveden bir adımdır. Kim bilir, fani hiçbir zaman düzelmeyecek şuurlu bir mahlûk mu, yoksa insanlarda ne kadar iyilik varsa, o kadar kötülük de olacak mıdır? Uygarlığın dili – kronolojik vakayinameler ve hamasi tarih – saçma sapan konuşan değersiz bir ihtiyara dönüştü, bir söylediğini bin kere tekrar ediyor.

EV KİRASI

Herhangi bir şehrin herhangi bir evinin herhangi bir odasında herhangi bir ailenin rast gele karşılaştığı acı bir olayla kederleniyor olması mümkündür.

Evin başköşesine geçip yazı masasına oturdu. Heybetli konargöçer halkın kahraman lideri Bökütey’in son nesli Şamakay iki bin sene kadar sonra Tanrı’nın büyük değer verdiği kutsal kabilenin devamına sonsuza dek engel oldu. Kapının zili çaldı. O masadan kalktı ve içeriden kilidi açtı.

– Alişer Taymasoğlu’nu arıyordum, – diye konuştu orta boylu bir Rus kadın.

– Benim.

Meçhul misafir ev kirası evrakını gösterdi.

– Borcunuz bayağı birikmiş, – dedi o, – Yarın ödemezseniz, mahkemeye vereceğiz.

– Veriniz, – dedi Alişer.

– Evden zorla çıkaracağız.

– Çıkarınız.

– Hiçbir şekilde af olmayacak.

– Olmasın.

Rus kadının hızı kesildi.

– Fakat, yine de borçlarınızı ödemeniz gerekir.

– Tamam.

– Ne zaman ödeyeceksiniz?

– Belki, hiçbir zaman.

– Niçin?

– Çünkü, yarın ben başka işlerle meşgul olacağım.

– Nasıl?

– Öbür dünyada işler çok.

– Ne?

– Mahşer sorgulamasından geçmem lazım. Benim gibi ruhların cezası ağır olur.

– Öleceğinizi nereden bildiniz?

– Çünkü bu, benim isteğim.

– Eğer siz intihar edecek olursanız, günahkâr sayılırsınız.

– O yüzden, benim gibi ruhların cezası ağır olur.

Rus kadın koynundan İsa aleyhisselamın resmi işlenmiş haçı çıkardı.

– Bunu size vereyim, – dedi o, – acı çekerseniz, gerçekten yardımcı olur.

Alişer haçı eline alıp uzun süre baktı. Var mısınız, yok musunuz diye düşünceye daldı o. Hz. İsa Peygamber haça iki elinden çivilenmiş, boynu aşağı düşmüş, uzunlamasına asılı duruyordu. Rus kadın Alişer’i kendisini bütün insanlığın günahını üzerine alan bu yüce zata benzetti.

– Bugün benim geldiğimi hiç kimseye söylemeyiniz, – dedi.

– Peki.

– Öyleyse, ev kirası evrakını posta ile göndereceğim.

– Gönderiniz.

Zamansız gelen misafir arkasını dönüp merdivenlerden sakin bir şekilde inmeye başladı. Dönemece gelince başını kaldırıp ona bakarak:

– Allahaısmarladık, – dedi.

Artık bu sözün benimle hiçbir ilgisi yok diye düşündü Alişer. Salona geçti ve masasına geldi. İskemleye çöktü, pencereden dışarı baktı. Akşamın alacakaranlığında kendini yalnız hissetti. İçini sıkıntı bastı. Çiseleyen yağmur altındaki sokakların her tarafından belirsiz bir şekilde yanan, dermansız bir şekilde sallanan ampulün ışıkları görünüyordu. Dünyada sonsuz hiçbir şey yok, belki kitaplar bizi kandırıyordur. O aklına gelen isimleri düzensiz bir şekilde yazmaya başladı.

YAZARLAR

Jonathan Swift, Lu Xun, Miguel de Cervantes Saavedra, Herman Melville, Leo Tolstoy, Franz Kafka, Samuel Yosef Agnon, Necip Mahfouz, Gabriel Garcia Marquez, Victor Hugo, Mukhtar Avezov, Mikhail Bulgakov, Orhan Pamuk, Milorad Pavic, Fyodor Dostoyevski, Yasunari Kawabata, Jack London, Herman Hesse, James Joyce, Friedrich Dürrenmatt, Ernest Hemingway, Sherwood Anderson, Abiş Kekilbayev, Jerome David Salinger, Alain Robbe-Grillet, Andrei Platonov, Andre Maurois, Stefan Zweig, Albert Camus, Jean-Paul Sartre, Stendhal, Askar Süleymanov, Jorge Luis Borges, Honore de Balzac, Vladimir Nabokov, Edgar Allan Poe, Marcel Proust, Thomas Mann, Anton Çehov, İvan Turgenyev, Jerome Jerome, Simone de Beauvoir, Margaret Mitchell, Colleen McCullough, İvan Bunin, Lion Feuchtwanger, Yuri Kazakov, George Orwell, William Faulkner, Guy de Maupassant, F. Scott Fitzgerald, Gustave Flaubert, James Fenimore Cooper, Mark Twain, Edgar Lawrence Doctorow, Julio Cortazar, Cengiz Aytmatov, Beyimbet Maylin, Isaac Babel, Somerset Maugham, Agatha Christie, Lewis Sinclair, H. G. Wells, Soren Kierkegaard Aabe, Arthur Conan Doyle, Jules Verne, Upton Sinclair, John Galsworthy, Saul Bellow, John Ernst Steinbeck, Mukhtar Magavin, Gertrude Stein, Carlos Fuentes, Jorge Amado, Emile Zola, Andrew Bits, Alberto Moravia, Jose Soler Puig, Mario Benedetti, Boris Vian, Tonino Guerra, Nodar Dumbadze, Fazıl İskender, Sergei Dovlatov, Oralhan Bökeyev, Henry James, Şamşad Abdullayev, Alexandre Dumas, Francoise Sagan, Maurice Druon, Tınımbay Nurmaganbetov, Boris Pasternak, Antoine de Saint-Exupery, Pierre Boulle, William Burroughs, Konstantin Paustovsky, Francisco Sionil Jose, Nick Joaquin, Carlos Bulosan, Jose Maria Arguedas, Louis Aragon, Andre Vyurmser, Juan Carlos Onetti, Herve Bazin, Henri Troyat, Roger Grenier, André Stil, Roger Bourdieu, Bernard Clavel, Daniel Boulanger, Allen Bravo, Michelle Butor, Kobo Abe, Koichiro Uno, Nada Krayger, Mirko Bozhich, Herman Bang, Wilhelm Muberg, Stig Terje, Zhao Shuli, John Barth, Chiung Ching, Richard Hughes, Juan Rulfo, Jaroslav İvaşkeviç, Augusto Roa Bastos, Wojciech Zhukrovsky, Ernesto Sabato, Jose Donoso, John Updike, Adolfo Boy Casares, John Dos Passos, Mario Vargas Llosa, Joaquin Gutierrez, Henry Brooks Adams, Donald Bartelmy, Stephen Vincent Bene, Edgar Rice Burroughs, Harriet Beecher Stowe, James Baldwin, Theodore Herman, Albert Dreiser, Ray Bradbury, Gore Vidal, Kurt Vonnegut, Herman Wook, Thomas Wolfe, Francis Bret Hart, Nathaniel Hawthorne, Paul Laurence Dunbar, James Jones, Isaac Bashevis Singer, Washington Irving, Truman Capote, Ken Kesey, Walter Scott, Ring Lardner, Henry Wadsworth Longfellow, Lars Lawrence, Mary McCarthy, Alexander Kuprin, Norman Mailer, Navarre Scott Momadey, Toni Morrison, Willard Motley, John Matthews, Howard Nemer, O. Henry, Morio China, Sei Kubota, Saneatsu Musyanokodzi, Thomas Bailey Aldrich, John O’Hara, Dorothy Parker, Mario Puzo, Richard Wright, William Saroyan, Irving Stone, Paul Theroux, Henry David Thoreau, Waldo Frank, Thornton Wilder, Tennessee Williams, Robert Penn Warren, Howard Fast, Benjamin Franklin, Ralph Waldo Ellison, Francois Mauriac, Ivo Andric, Mikhail Sholokhov, Miguel Angel Asturias, Graham Greene, Martin du Gard, Roger, Claude Simon, Camilo Jose Cela, Henryk Sienkiewicz, Joseph Rudyard Kipling, Selma Ottilia, Lovisa Lagerlöf, Gerhard Hauptmann, Jean Zhene, William Styron, Romain Rolland, Knut Hamsun, Talasbek Asemkulov, Anatole France, Wladyslaw Reymont, Andre Paul, Guillaume Gide, Per Fabian Lagerkvist, Hadldour Kilyan Laksness, Tomoji Abe, Yoshiyuki Dzyunnoske, Tatsudzo İshikawa, Thomas Bernhard, Heinrich Boll, Harold Brodki, Hermann Broch, Peter Weiss, Robert Walser, Takeshi Kaiko, Tatsuo Nagai, Sinitiro Nakamura, Minako Obo, Shohei Ooka, D. H. Lawrence, Andre Malraux, Heinrich Mann, Tatsuhiro Oshiro, Kendzaburo Oe, Henry Miller, Aiko Sato, Mitsuko Takahashi, Jack Kerouac, Joseph Conrad, Doris Lessing, Astrid Lindrgen, Gunter Grass, Sitiro Fukadzava, Shusaku Endo, Rosa Leeks, Markus Nummi, Paavo Rintala, Monika Fagerholm, Jean Anouilh, Guillaume Apollinaire, Ingeborg Bachmann, Samuel Beckett, Mario Grasso, Krista Wolf, Alfred Deblin, Andre Gide, Alejo Carpentier, Robert Musil, Thomas Pynchon, Luigi Pirandello, Joseph Roth, Louis Ferdinand Celine, Akinwande Oluwole Shoinka, August Strindberg, Jaroslav Hasek, Max Frisch, Aldous Huxley, Karel Capek, Raymond Chandler, Pier Paolo Pasolini, Alberto Bevilacqua, Cesare Pavese, Philip Roth, Eleanor Dark, John Beacon, Milan Kundera, Javier Marias, Awahou Yehoshua, Chinua Achebe, Nureddin Farah, Margaret Atwood, David Grossman, Mordecai Richler, Frederick Philip Grove, Morley Callaghan, Hugh MacLennan, Sheila Watson, Margaret Laurence, Asılbek İhsan, Robertson Davies, Merien Angel, Audrey Thomas, David Adams Richards, Timothy Findley, Michael Ondatzhi, Catherine Gowar, Carol Shields, Hugh Garner, David Helwig, Malcolm Lowry, Hugh Hood, Jaroslav Seifert, Imre Kertish, Ursula Kroeber Le Guin, Gilbert Keith Chesterton, Paul Gelliko, Milena Milani, Pelham Grenville Wodehouse, Cecil Scott Forester, Hervey Allen, Neal Stephenson, Patrick Suskind, Nell Harper Lee, Joyce Carol Oates, Bekejan Tіlegenov, Katherine Anne Porter.

PENCERE

Aniden pencere açıldı. Dipteki odadan şiddetli bir düşme sesi geldi. Alişer koşup odaya girene kadar, bu sefer bir camın kırılma sesi duyuldu. Aceleyle odaya girdiğinde serin ve geniş balkonda yumruğunu sıkan bir adamı gördü. Suratını ekşitti. Adam bütün gücüyle ona bağırıp çağırıyordu. Alişer biran durakladı.

– Size ne oluyor?

– Evden çıkıp gidiniz, – dedi o, – benim sizin evinizde hırsızlık yapmam gerekiyor.

– Tamam.

Alişer sırtını dönüp kapıya doğru ilerledi.

– Durunuz bir dakika, – dedi o, – fakat, siz bunu kimseye söylemeyiniz.

– Söylemem.

– Evinizde ne var?

– Kitaplar, çiçekler, kitap taslakları.

– Para var mı?

– Yok.

– Kıymetli taşlar, akik taşı, mücevherat, altın, gümüş?

– Yok.

– Boşuna gelmişim, – dedi içeri girerken.

– Zararı yok.

– Uyuşturucu kullanıyor musunuz?

– Hevesli değilim.

– İyi bir şeydir.

O yere atladı.

– Ükibay, dedi elini uzatarak.

– Cebimde uyuşturucu var.

– Teşekkürler.

– O zaman birlikte içelim.

– Hayır, teşekkürler.

– Özür dilerim, – dedi Ükibay, – sabah geç kalktım, kafam çatlıyor.

– Bir yudum konyak var.

– Harika.

İkisi mutfağa geçti. Alişer buzdolabını açtı ve konyak şişesini aldı. Masaya iki kadeh koydu.

– Fakat, ben içmem, – dedi Alişer.

– Niçin?

– Önemli bir işim var.

– Beni sarhoş ettikten sonra polis mi çağıracaksınız?

– Onlardan ben de nefret ederim.

Alişer ona bir kadeh doldurdu. Ükibay bir dikişte içti.

– Çok kitabı ne yapacaksınız?

– Size vereyim mi?

– Şimdi onu satın alacak kim var ki?

– Evet, kitap şimdi kimseye lazım değil.

Bir an sessizlik oldu.

– Başka?

– Evet.

Ükibay konyak dolu kadehi tekrar dibine kadar içti. Sonra ağzını eliyle kapatarak biraz oturdu.

– Acı, – dedi.

– Üçüncü kadehten sonra fark etmezsin.

– Uyuşturucu alalım.

Cebinden bitkinin öğütülmüş küçük parçalarını çıkardı, buruşturulmuş ince kâğıda koydu ve sarmaya başladı.

– Şimdi bir misafirim gelecek, – dedi Alişer romanını düşünerek.

– O zaman yan odaya geçip çekeyim.

– Doğrusu o.

– Her gün evde misiniz?

– Yarın olmayabilirim.

Birisi yavaşça kapıyı çaldı.

– Gidiyorum, – dedi Ükibay.

Alişer şaşırmıştı. Kapıyı çalan kimdi? Ükibay demin girdiği pencereden tekrar atlayarak dışarı çıktı.

KARLIGAŞ VE DİANA

Kapının önünde elma boyunlu, kaz göğüslü, geniş alınlı iki güzel kız duruyordu. Konçlu uzun deri çizme giymişlerdi. Kenarları dışına çıkarılmış, dikişleri çizgi halinde süslenmiş etekleri kısaydı.

– Sipariş veren siz miydiniz? – diye sordular.

– Hayır.

– Nasıl? – diye şaşırdı kısa boylu olanı.

– Nasılı yok.

– Biz taksi tutup geldik, ücretini kim ödeyecek.

– Bilmiyorum.

– Sizin ödemeniz gerekir, çünkü adres sizinki.

– Birincisi benim cebim delik, meteliğim yok, ikincisi ben hiçbir yere telefon etmedim.

İkisi biraz düşündüler.

– O zaman biz içeri girip azıcık ısınalım, sonra gideriz.

– Bu nasıl olur? – diye mırıldandı Alişer.

– Sen adresi doğru yazmadın herhalde, – dedi kısa boylusu.

– Belki, – dedi uzun boylusu.

– Üşüdük.

– İsminiz nedir?

– Alişer.

– Benim adım – Diana, bu ise – Karlıgaş, – dedi küçük olanı.

– Siz ressam mısınız? – dedi Karlıgaş.

– Yazarım.

– Ressam olsaydınız, bizim çıplak resmimizi yapardınız.

– Kim bilir?

– Bizim göğüslerimiz güzeldir, – dedi Diana.

– Ben kitap yazıyordum, bu yüzden çok konuşacak vaktim yok.

– Şimdi gideriz, – dedi Karlıgaş.

– Çay vermeyecek misiniz? – diye güldü Diana.

– Hemen.

Alişer mutfağa gidip ocağa çay koydu. Sonra onları sofraya çağırdı. İki kız çizmelerini çıkarıp eşikten içeri girdiler.

– Gün boyunca yazar mısınız?

– Bugün fırsatım olmadı.

– Sigaranız yok mu?

– Yok.

– O zaman kendimizinkileri içeceğiz.

Fokurdayıp kaynayan çaydanlığın kapağı düşecekmiş gibi sallanıyordu. Alişer yerinden kalktı, ocağı kapattı. Çayı demledi. Üç bardağı doldurup masaya koydu.

– Şu kalan konyaktan içebilir miyiz?

– Tabii.

İkisine konyaktan doldurdu. Karlıgaş ile Diana gülerek konyakları kafaya diktikten sonra ekmekten birer parça koparıp kokladılar.

– Az kalmış, hepsini bitirin.

İki kız tekrar içtiler.

– Diana, artık kalkmalıyız, – dedi Karlıgaş.

– Doğru.

– Bir daha adresi şaşırmayın.

Dışarıdaki karanlıkta göz gözü görmüyordu. Çok yorulduğunu hissetti. Fakat, nasıl ölürseniz ölün, fark eden bir şey olacak mı? Kim sizin dünyadan yorgun bir biçimde ayrıldığınıza önem verecek ki!

ALIPSOK’UN ÖLÜMÜ

Alişer yazısını yazarken gözü pencerenin demir parmaklıklarına takıldı. Bir köpeğin başsız vücudu asılmıştı. Boyun kemiklerinden kesilmişti. Kendir iple bağlamışlardı. Yerinden kalktı, üstüne bir şeyler giydikten sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Kapıyı kitlerken yere damlamış kan izinlerini gördü. Köpeğin kafası kapının pervazına bıçakla çakılmıştı. Alıpsok’un kafası, ağzına da bir kâğıt sıkıştırılmıştı. Kâğıdı açıp okudu ve köşeye fırlattı.

Allah’tan başka kimden korkulabilir? – diye düşündü. Eve tekrar girdi, kâğıt torba aldı ve kanı damlayan Alıpsok’un başını içine koydu, sonra sokağa çıktı. Bir eliyle pencere parmaklıklarından tuttu, diğer eliyle Alıpsok’un cansız leşini aşağı çekti. Köpeğin ölüsü küt diye yere düştü.

Alıpsok’u şehir dışına götürdü, insanların gözünden uzak kuytu bir yere gömdü. Sonra baş tarafına kalın bir sopa dikerek işaret koydu. İki üç sene sonra, her şeye rağmen, bu tümseğin yerle bir olacağını düşündü. Hatta insan mezarı, tüm bir mezarlık, kilometrelerce uzunluktaki kabristanlar da yıllar sonra kayboluyordu. Sonsuza dek sürecek ne var ki! Belki ancak Allah’ın peşinden giden dertli canımız hiçbir zaman ölmeyecektir, fakat onu da kim biliyor? Ben Allah’a inanıyorum, yine de delil istiyorum.

Mahlûkların sonsuza dek yaşaması mümkün müdür? Bence, mümkün değildir. Sonsuzluğun işareti ruh, ruh dediğimiz ise bilinçtir. Etrafını tamamen kavrayan bilinç sadece insanda var. Hayvanda bilinç yoktur, bu yüzden ruhu da olmaz.

Üzerine işaret koymadınız diye darılıyor bazı insanlar hayırsız evlatlarına. O işaret niçin gerekli, yarın o da tamamen kaybolacak, genel olarak, göğe uçan canın semada mola verecek bir yuvası var mıdır, biz niçin mezar taşına takılı kaldık.

ÖDÜL

Telefon çaldı. Yabancı bir ses ödüle aday gösterildiğini söyledi. Bunun için sadece Ömer’i Rusça veya Fransızca olarak eleştirmek yeterliymiş.

– Niçin? – diye sordu Alişer.

– O haddini aştı, – diye cevapladı yabancı ses.

– Nasıl?

– Eleştirdi.

– Kimi?

– Beni.

– Siz kendiniz eleştirin demediniz mi?

– Eh, demokrasi diye halkın önünde öylesine konuşuruz.

– Halk sizin samimi bir biçimde konuştuğunuzu zannediyor.

– Siz onu öldüresiye eleştiriniz.

– Ömer bu ülkenin önde gelen kişilerinden değil mi?

– Olsun.

– Yarın ayıp olur.

– Gününü görsün.

– Onun işlediği kabahat tam olarak ne?

– Siyaseti bıraksın.

– Başka ne yapsın?

– Şiir yazsın.

– Bir zamanlar söylemişti ya, onu kitabının kaderi değil, okuyucularının kaderi endişelendiriyor.

– Yalan söylüyor.

– Nereden biliyorsunuz?

– Bizde gizli bilgiler var.

– Kim verdi?

– Telefonda konuşulmaz.

– Sizler Ömer’in tırnağı bile olamazsınız.

– Ben onu öldüreceğim.

– Ondan başka elinizden ne gelir?

– Siz öldüresiye onu yerden yere vurun hele.

– Sonra?

– Ücretini ödeyeceğim.

– Hayır, böyle bir şeyi ben yapamam.

– O zaman hayat boyu böyle kalınız, siz hiç kimseye lazım değilsiniz, bir gün sizi de hapse tıkarlar.

– Tıksınlar.

– Onun yerine Ömer’i eleştirip ödül almak daha iyi değil mi?

– Hükümet başka bir şekilde ödül vermez mi?

– Vermez, elbet.

– O zaman nasıl, şimdi ödül alanların hepsi satılmış mı?

– Onlar hiçbir şekilde aydın da, büyük adam da değil, kullardır.

– Benim sizin hakkınızda bir fikrim var.

– Evet.

– Duymak ister misiniz?

– Ne söylemek istiyorsunuz?

– Dün sizin yüzünüzde ecelin izini gördüm.

– Ecel yok, – dedi o.

– Ama Allah var.

– Ben Allah’a inanmıyorum.

– Eğer siz Yaratıcı’nın emirlerine uymazsanız, ölümün pençesine düşersiniz.

– Ecele kimse şahitlik etmemiştir, o yokken siz dirisiniz, o gelince siz ölürsünüz, iki arada onunla yüzleşemezsiniz.

– Fakat, o dünyanın yok olduğunu kim ispatlayabilir?

– O yüzden, fani bildiği için değil, inandığı için yaşar.

– Kaderinde ne yazılıysa, onu mu yaşar?

– Kader, Allah’a malum bir şey midir, yoksa O’na da meçhul bir durum mudur, kimse bilmez.

– Evet, O insana özgürlük ve irade hakkını vereceğim demiş, öyleyse insanın neyi seçeceğinin Allah’a malum olmaması gerekir. Eğer Yaratıcı önceden biliyorsa, o zaman bu hiçbir şekilde özgürlük değil, kaderdir, bu sebeple kader düşüncesinin insan hayatını yönlendirmemesi gerekir.

– Kaderin olduğu yerde Allah’ın insana verdiği özgürlük önemini kaybeder.

– O zaman kaderi kim icat etti?

– Allah’ı tanımayanlar.

– Kaderin bir ucu Büyük Güce olan inançtadır.

– Yani, kader Allah’a inananlara da, inanmayanlara da lüzumlu değildir, onlar buna ihtiyaç hissetmezler.

– Yine de, ben dün sizin yüzünüzde ecelin izini gördüm.

– Nasıl hayat yaşasanız da, iki dünyada sorumluluk yoktur.

– Allah’ın yardımı olmadan iman ve hayâ yaşayamaz mı demek istiyorsunuz?

– Evet.

– Ya insanın aklı? O neyin tehlikeli olduğunu, hangi hareketin ne sonuç doğuracağını bilir, değil mi?

– Akıl kimde var?

– Şüphe edip soru sorabilen herkeste var.

– Ömer’i eleştirecek biri elbet bulunur ve ödülü de alır.

– Fakat, halk her şeyi biliyor.

– Bilsin.

– Bana böyle bir makam gerekli değil.

– Tamam.

– Allah yok olsa bile, hayâ ve dürüstlüğü sorgulayacak insan aklı vardır.

– Kimin haklı olduğunu daha sonra göreceğiz.

– Olur, görelim.

Telefonu bıraktı. Alişer derin düşüncelere daldı. Belki, gerçekten de, dünyanın hiçbir manası yoktu.

TANRI’NIN HAK OLDUĞU

Esasen Allah’ın var olduğu bir hakikattir, diye düşündü o. Fakat, şüphe nereden çıktı, peygamberler döneminde göklerden inen vahiyler çoktu, şüpheler hemen dağılırdı, şimdi ise, uzun zamandan beri özlemle beklenen yüce Yaratıcı Güç lazım olduğunda niçin yardımcı olmuyor, kadim zamanlardan beri bir çok asır gizlenen O, artık gelecekte tekrar ortaya çıkmadan gizli mi kalacak, suç ve cezanın değiştiği günümüzde bu durum ne kadar da birbirine uyumlu görünüyor.

Ancak Allah’ın var olduğunu, kutsal kitaplardan okumadan önce, yani Tanrı’ya ulaşmanın hazır yolları ile değil, yalın anlayışınızla, uzun bağımsız tahminlerinizle bulmak mümkün müdür? Yoksa, bu işe Allah’ın kendisinin dâhil olması mı gerekir?

Tanrı, haktır. Fakat, niçin Allah’a götüren yol sadece inançtır, onu anlamanın başka araçları yok mudur? Uzun süreli özlem ihtiraslı gönülde leke bırakır, inanca düşen şüphe çeşitli günahlara yol açar, zincirlerinden boşanan özgür düşünce boşluğa çıktıktan sonra kendisini kimseye yakalatmaz, onu pişman edecek olan ey kudretli Yaratıcı Güç, siyah nohut kadar görünen bana yardım ediniz uzaktan lütfen, imanımı hiçbir zaman hiçbir şeye değişmem.

Ben sizi özlüyorum. Bazen inancından uzaklaşan, bazen şüphesi doğrulanmayan bu aciz cana yardımcı olunuz, yüce Tanrım! Bazen şeytan azdırıyor, bazen niyetimin kendisi serserice dolaşan benliğime yolunu şaşırtıyor. Alişer yazı masasında oturdu.

ALBASTI

Safire kendine doğru gelmekte olan genci fark etti. Tren ikinci peronda durmuş bulunuyordu.

– Affedersiniz, evinizi kiralamak mı istiyorsunuz?

– Evet.

– Bir odaya ihtiyacım vardı.

– İyi. Benim iki odalı dairem var. Birini size verebilirim.

– Kaça kiralıyorsunuz?

– Ayına beş bin tenge. Mutfak ortak olacak.

– Olur.

İri kıyım, uzun boylu genç erkek iki bavulunu eline alıp kadının peşinden gitti. Kadın İkinci Almatı demiryolu istasyonunu dolaşıp onu bahçeli evlerin bulunduğu semte getirdi. Ev kulübe gibi çok alçaktı. Onlar eğilerek dar kapıdan geçtiler. Eşikte bir çocuk eski oyuncaklarla endişesiz oynuyordu.

– Oğlum, – dedi kadın.

– İsmi ne?

– Gani.

– Ya sizin?

– Safire.

– Benim adım Arlan*.

– Odanız burası, – dedi Safire perde çekilmiş komşu kapıyı işaret ederek.

– Girebilir miyim?

– Elbette.

Arlan odasına geçti. Safire sofra hazırlarken, yeni misafirden hoşlandığını hissetti. Çocuğundan gizlediği tüm tatlı ve lezzetli yiyecekleri çıkardı. Sonra semavere su koydu. Yakından trenin gelişi duyuldu.

– Gece trenler işlemez sanırım, – dedi şakalaşarak Arlan sofraya oturduktan sonra.

– Biz alıştık, – Safire.

– O zaman ben alıştıktan sonra, işlemez olur.

– Evet.

– O zamana kadar gece nöbet bekleyecek miyiz?

– Kim bilir, belki bu uyanıklık hâli sizin de hoşunuza gider.

– Belki.

– Çayınızı içiniz.

– Teşekkürler.

İkili çayı yavaşça içti. Arlan’ı hiç kimseye, hiçbir yere bırakmamalıyım, diye düşündü Safire. Hayatım boyunca aradığım adam bu değil mi?

– Ben ağaçtan her şeyi yapabilen bir ustayım, – dedi Arlan şakayla karışık.

Ev sahibesi güldü.

– Biz de boş insanlar değiliz, – dedi o, – biraz resim yaparım.

– İlginç.

– Evin arkasında küçük bir atölyem var. Bir köşesini ücretsiz kullanmanıza izin verebilirim.

– Çaydan sonra görsek, nasıl olur?

– Olur tabii.

Onlar atölyeyi görmeye gittiğinde, karanlık basmıştı. O yüzden, Arlan gündüzün atölye içinin ne kadar aydınlık olacağını anlayamadı.

Gece Arlan uyuyamadan bir o yana, bir bu yana dönerek yatarken, Safire geldi. Önce perde sessizce kapandı, sonra ceketini üstüne almış çıplak kadın girdi. Arlan birisi el ayağını bağlamış gibi hareketsiz yattı. Berrak bir zaman, etrafta sessizlik, sadece zevk şerbetini acele bekleyen kalp küçük yuvasında kaz yavrusu gibi günahsız çarpıyordu. Fakat iblis yuvaya elini uzatmış bekliyordu. Safire hafif adımlarla yatağa hızla yaklaştı ve sıcak yorganı açarak gencin koynuna girdi.

Ertesi günü Arlan güneş tepeye yükseldiğinde, uyandı. Safire evde yoktu, çocuk kapı eşiğinde eski oyuncaklarıyla oynuyordu. Ev sahibesi akşama doğru döndü. İkisi yabancı insanlar gibi davrandı, fakat gece olunca Safire perdeyi örtüp tekrar geldi.

Bundan sonra zaman hızla akmaya başladı, genç erkek orta yaşlardaki kadının sıcak kucağına iyice alıştı, ancak birinci günü yapılan düzen değişmedi, Safire Arlan’a sadece uyumaya gittiğinde geliyordu.

Bir gün Arlan zengin bir ailenin düğününe “dombıra”* yapıp götürdü. O zaman güneşin altındaki Künikey ismindeki kızı gördü. Güneşin altındaki Künikey annesinin koluna girmiş birlikte yürüyorlardı. Aydınlık yüzdeki hoş gülüş ağaçtan her şeyi yapabileceğini söyleyen ustayı kendine âşık etti. Aradığım bu, diye düşündü Arlan. Sonra o kızı buldu. İlk buluşmadan sonra Safire’yi bırakıp başka bir eve taşınmaya karar verdi.

– Ben bir ayın içinde başka tarafa taşınacağım, – dedi o her zamanki gibi sabah kahvaltı yaparken.

– Kendiniz bilirsiniz, – diye cevap verdi Safire.

– Darılmayınız.

– Darılmam.

Fakat bu kısa konuşma ilişkilerini alevlendirdi. Yatağın ateşi arttı, başkasını arzulayan çocukça gönül dost tuttuğu kadının koynunda kendini kaybetti, nefsini doyurduğunda tatlı bir uykuya dalmıştı.

– Sizin hamile karınız varmış, – dedi kiraladığı yeni odasına taşındığında güneşin altındaki Künikey.

Arlan sessiz kaldı.

– Doğru mu? – diye sordu o dedikodunun gerçekliğini öğrenmek isteyerek.

– Yalan, – dedi Arlan.

O güneşin altındaki Künikey kızı hiçbir şeye inandıramadı. Sevgilisi söylenen her sözden şüphelendi, genç konuştuğu her konuya, aksine, deliller getiriyordu. Yine de önceki duygulara şüphe düşmüştü. Çok geçmeden güneşin altındaki Künikey kız ondan tamamen uzaklaştı. Fakat, düğün günü Arlan şehre atla girip törenin yapıldığı yerden güneşin altındaki Künikey kızı alıp kaçtı ve Almatı yakınlarındaki çamlık yüksek dağlara çıktı. Bu olayı tüm halk öğrendi; gece pahalı restoranlar, ucuz kafeler ve küçük barlardaki konuşmalara sıkça konu oldu. Yine de eteklere ilk kar düştüğünde, yüksek zirvelere kaçan iki dertli âşık hakkında halk arasında yeni dedikodular yayılmaya başladı. Onlar donarak öldüler diye katı hüküm çıkardı hayali geniş, çok merhametli halk, dağ başında yaslı rüzgâr yaşıyormuş, belini saran uzun sakalı var, insanı önce öldürür, sonra yasını tutar, onun eğlenceye dönüştürdüğü bu oyunundan kurtulmak mümkün değildir.

Ancak kış geçip, toprakları yeşerten Nisan ayı geldiğinde, Arlan güneş altındaki Künikey kızı yanına alarak dağdan aşağı indi. İkisi şehre doğru geliyorlardı. Öğle vakti idi, sokaklarda insanlar çoktu. İki gezgin vahşi, halkın dikkatlerini gayri ihtiyari üstlerine çekiyordu. Temiz kız Almatı’ya aradan dokuz aydan fazla bir zaman geçtikten sonra, hamile olarak dönüyordu. Akrabaları affetti, başlangıçta birbirine dünür olanlar sonra birbirleriyle ilişkilerini keserek düşmana dönüştüler. Mayıs ayında güneşin altındaki Künikey kızı ay gibi parlak, nur topu gibi güzel bir peri doğurdu.

Safire’nin ise kimi dünyaya getirdiğini hiç kimse bilemedi. Birileri bahçesinde beşikte yatan el ve ayakları kocaman bir oğlan çocuk gördüğünü söyledi. Başkaları gözleri çok güzel bir bebekten bahsetti. Fakat, Safire kuyruklu bir domuz yavrusu doğurup onu evine saklamıştı, diyerek sona erdirdi bölüm şiirini.

HOCA

Belki, hocaya telefon etmek iyi olur. Allah hakkındaki düşüncelerimi anlatayım. Çıkmaza giren düşüncelerimi çözerse, bir o çözer. Öte taraftan biri telefonu kaldırdı.

– Selamünaleyküm!

– Bana hoca lazımdı.

– Evladım, hepimiz de cenaze namazını kıldırabiliriz.

– Ben Allah var mı, yok mu, onu öğrenmek istiyorum.

– Var tabii.

– İspatı nedir?

– O da var.

– Nasıl?

– Çoktur.

– Siz öbür dünyaya inanıyor musunuz?

– Şimdi ne yapıyoruz, öbür dünya için çalışıyoruz ya.

Bir an Alişer sessiz kaldı. Sonsuz uzayda niçin akıl yok diye düşündü, ruh dediğimiz ebedi değil mi? Sınırsızlık ve sonsuzluğun birleştiği yerin ismi Tanrı olmalıdır. Yoksa, zaman ve mekanın sınırlarından çıkarsak, nereye gidip sığınabiliriz, kaybolup boşlukta kalmaz mıyız? Gözümüzün önündeki masmavi güzel düzen, yüreklerimizi kandıran gönlün sahte mutluluğu olduğu bir gerçektir.

– Alo!

– Allah ile ilgili olarak kiminle konuşmalıyım?

– Hepimiz de cenaze kaldırıyoruz.

– İnsanların yası size anlamsız görünüyor herhalde.

– Küfre sapmayınız kardeşim. Allah’a inanmalıyız!

– Benim şüphem yok, fakat varlığına kanaat getirmek istiyorum.

– Kanaat etmeden de görmek mümkündür.

– Siz bunu öylesine mi, yoksa düşünerek mi söylediniz?

– Bu imamın sözüdür.

– Telefona çağırır mısınız?

– Hemen.

Alişer iki üç dakika bekledi. Birisi yürüyerek geliyor, yaklaştı, sonra telefonu kulağına götürdü.

– Âlemlerin Yüce Rabbi, ulu Allah’tan size şifa diliyorum. Nasılsınız?

– Beni bir düşünce rahatsız ediyordu.

– Abay: “Bir derdini düşünürsen, yüz derdini ortaya çıkarır” demiş.

– Ayrıca “Dert çıkar ilimden” diye de yazmış.

– Evet, “Düşüncesizlere katılma”, “İçeni sarhoş, yiyeni tok, kaygısını söyleyen biri yok”.

– Fakat, “Arsız olmadan şan şöhret yok, aldatıcı olmadan baht nerede?”

– Yine de “İçeceğim diye dert suyunu, vahşi yürek nefes nefese kalır”.

– “Bilmeyen kör, dertsiz oturur”. Öyleyse nasıl, dertsiz dünya yarım, ömür anlamsız mı?

– Zahmetsiz emek, emeksiz rahatlık yok.

– Geçim sıkıntıdan, ömür dertten mi oluşur? Cennetin yolunda yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzanan azap mı duruyor?

– Dert rahatlığı düzenler, nefsini terbiye eder.

– Niçin günahsız faninin şifasını hastalıktan bulması gerekiyor?

– Şifa hastalığın eşiğinde dolaşır.

– Fakat, hayatın anlamı dert, amacı cennet ise, o zaman içeriği gülme, amacı cehennem dünyevi faaliyetler niçin kötüdür?

– Uzun süreli gülme, uyanık gönlün hastalığına dönüşür.

– Allah’ın sevdiği kulu, dertli ve feryatlı fani midir?

– Yaratıcı Güç öğütlerine uyan kulunu sever.

– Sıkıntı da, kaygı da, azap da, dert de, hüzün de, endişe de Allah’ın varlığına delil değildir.

– Delil, faninin öbür dünyayı görmeyen bu dünyadaki kör gözü.

– Niçin?

– Çünkü, delili ancak onu gören insan getirebilir. Biz fani dünyada inanırız, baki dünyada idrak ederiz.

– Yani, biliyoruz. O zaman bilimin temeli inanç mı?

– Evet, delil değil.

– Nasıl?

– Yokluğun delilini gördüm diyebilir misiniz?

– Hayır, diyemem.

– Öyleyse, her şeyin delilini bulmak için belirli şartları oluşturmak gereklidir.

– Bizde ölüm tecrübesi yok, ecel şerbetini içen biri tekrar dünyaya dönmüyor, insan hayattan bir daha geri gelmemek üzere sonsuzluğa gider. Demek ki, bize hiç kimse öbür taraftan delil getirip veremez.

– İki dünyanın yaşama şartları farklıdır. Delil maddi değil, onu gidip görmek gerek, onun için ölmeniz gerek.

– Fakat, o da Allah’ın takdirinde değil midir?

– Evet, intihar etmek, günahların büyüğüdür.

Alişer’in aklı karıştı. O telefon ahizesini yerine bıraktı ve geri döndü, köşeden yazı masası görünüyordu.

ÜZÜNTÜ

Özü soğuk üzüntüde hayatı seven yaratıcı bir özellik yok. Hayatın kaynağı mutluluk, ancak üzüntü onu doğrulamaz. Dert, alışılmış keder, sokakta zamansız, beklenmedik bir biçimde karşılaştığınız eski tanıdığınız, pişmanlık çabucak unutulan geçici duygu, kızgınlık. Üzüntü kuzen, yakın bir akraba, fakat büyük düşünceden doğan dünyevi bir görüştür. Ondan kaçıp kurtulamazsın, o kamçının sapı gibi kısa hayatınızdaki sonsuz dostunuzdur.

Üzüntüyü dert saklar. Ağır üzüntünün kapladığı büyük şehrin silueti uzaktan dumanlı bir şekilde kederlere bulanmış gibi görünür. Üzüntü sizi hayat boyu sürünerek takip ettiği takdirde, hayatın ak yüzünde aniden beliren güzel bir tebessümde nasıl bir ışık huzmesi var, bahtın işareti gülümseyen yüz mü, o içteki acıyı dıştaki gözden gizleyen boz perde değil midir?

Uzaktan ateş göründü. Şamakay kendisine doğru uçarak gelen kurşunu fark ederek kendisine geldi. Hayatın uzunluğu silahtan çıkan ecelin size doğrudan ulaşan zamanına eşit diye düşündü. Ecel ömür ile birlikte doğar. Aydınlık dünyanın kapısını zorlayarak açan hayat, kendisiyle birlikte doğan ölüme her zaman ürküntüyle bakar. Birbirine yularından bağlanan ikisinin arasında uzunlamasına ve yanlamasına üzüntü yatmaktadır. Araları açıldıkça üzüntünün ağırlığı katmerleşir.

Tedricen ağırlaşan yük sonunda bir gün gerilen yuları koparır. O zaman ecel ömrü kucaklar, hızla aşağı düşerek vedalaşmaya fırsat vermeden sonsuzluğun hiçliğinin dibine düşer. Hiçliğin ardında ne var, kimse bilmez. Cennet mi, cehennem mi, yoksa hiçbir kitapta yazılmamış tamamen farklı başka bir dünya mı, orası da meçhuldür.

Ok uçarak geliyordu. Çabasından ecelin özlemi fark ediliyor. Üzüntü kendisine yüklenen görevine tamamıyla sadık oldu. Şimdi artık yok, yine de, üzüntü dediğimiz hayat ile ölüm arasındaki ilişki imiş, ikisi varken, insan gibi şekli görünür, yok olduğunda kaybolur. Dünyadan göçen insan kendi üzüntüsünü birlikte götürür. Ölen insanda üzüntü kalmaz, üzülen biz oluruz.

Hayatsız dünyada üzüntü yok, öbür dünya, belki boştur. Çünkü, boş dünyayı görmedik, bu yüzden kalpteki inanç sağlam değil, gevşek. Fakat, müstakil görülen ağır üzüntü niçin sadece iyi insanların özelliğidir, kim hep üzüntüsüzün dostluğundan şüphe duyabilir, onun başkasını sevmesi mümkündür. Elbette üzüntüsüz sadık dost bulanlar da var. Üzüntü, sadece iyilerin değil, tüm fanilerin akrabası, hayatın doğumla birlikte başlayan doğal bir parçasıdır. Dünya altı gün içinde ilk defa yaratıldığında, uzaktan muğlak bir şekilde önce üzüntü görünmüştür.

İnsan üzüntüyle yaşar. Kurşun yaklaştı. Şamakay Allah’a yalvarmaya başladı. Eğer Yaratıcı Güç ecelin bana uzanan pençesine engel olsa, o zaman Allah’ın varlığına tam manasıyla inanabilirim diye düşündü aniden: Çünkü, suçum ve günahımın olmadığını O’nun iyi bilmesi gerekiyor, eğer vebalime kalırsa, o zaman inanç yerine, her nasılsa rastladığım şüphenin yerleşeceği bir gerçektir. Fakat, ölümün dertlerden tamamen kurtaracak olan bir dost olduğu da aşikardır.

Hayatın uzunluğu silahtan çıkan ecelin size doğrudan ulaşan vaktine eşit diye düşündü tekrar. Kurşun hiçbir engel olmaksızın onun göğsüne saplandı. Fakat, Şamakay hayatta mı, yokluğa mı dönüştü, bunu bugüne kadar hiç kimse bilmiyor. Bu durumu kim kesin olarak biliyor?

Özü soğuk üzüntüde, hayatı seven yaratıcı özellik yok diye yazdıktan sonra Alişer yerinden kalktı.

ALMATI

Kapıyı açıp sokağa çıktı. Evi dolaşarak yola indi ve taksi durdurmaya çalıştı. Karanlık gecede her taraftan yüksek direklerde yanan lambalar görünüyor. Yağmur dermansız çiseliyor. Taksi hızla gelip tam yanında durdu. Otomobilin içine girerken kendisine hiç kimsenin hiçbir zaman yardım edemeyeceğini kesin bir şekilde anladı. Bu yüzden, hiçbir yere gitmemeliydi. Alişer sadece amaçsızca şehri dolaşıp dönecekti.

– Abay ile Dostluk Caddesinin kavşağı, – dedi o.

Araba hareket etti. Fanilerin çektiği çileler ne zaman bitmişti, genel olarak, kaygısız hayat var mı, dertsizlerden nasıl bir dost çıkacağı bellidir, düşüncesi çok sabırlı tok gönlünüze pişmanlık getirir, fakat, güneş gibi aydınlık dünyayı nasıl sonsuzluk için bir daha geri dönmemek üzere terk edebilirsiniz, tekrar dönmeyeceğinizi bilirseniz, karamsar, dönek ve zindan gibi bir dünyaya niçin yapışıyorsunuz? Hayat ne kadar tatlıydı, azabı ve sıkıntısı bile bana çile çektiren bu hayat beni nasıl kolayca unutarak, kendi kendine, bundan böyle hiç pişmanlık duymadan yaşayacaktı.

Varlığın var olduğunu da, yok olduğunu da teyit eden kesin delili ben değil miyim, kendimle birlikte doğan dünyanın yine benimle birlikte yok olacağını söylemek başka kimin elinden gelir? Alişer pencereden dışarı bakarak oturdu. Evler iki taraftan hızla geride kalıyor. Otomobil hızını azaltarak Abay Caddesine döndü. Bu şehirde Marfuva’nın silueti var. Her kavşaktan gülümseyerek geliyor gibi. Vahşi çamların kapladığı büyük ve yüksek dağ, güneşin ışıklarına boğulmuş aydınlık yüzlü Almatı, sokaklar boyunca aşağı doğru şırıldayarak akan yeli serin arıklar, yukarı doğru çıkan kalabalık arabalar, fakat doğunun rahatlığını çalmış genç Almatılılar İslam’ın yasakladığı ilişkilerden vazgeçmeyecek gibi. Özlettirip devamlı akılda kalan güzel şehrin arsızlığı bazen onun nazına dönüşüyordu. Saf güzellikte sevgili aramada utanma yok. Kadına benzeyen Almatı uçakla inişe geçip yaklaşıldığında, yerinden kalkıp mis gibi kokan bembeyaz göğüslerini açarak karşılıyor gibi. Şimdi bembeyaz karlar şehrin üstünü yorgan gibi örtüyor. Kara sonbaharın rahatsız edici soğuk yağmuru vücudunuzu üşütmüş olmalıdır. Hoşça kalınız, Almatı. Artık biz bir daha hiç karşılaşmayacağız. Bu dur durak bilmeyen hayatta siz, sevdiğim tek yârim oldunuz. Otomobil Dostluk Caddesine geldi ve yolun sağ kenarına yaklaşıp durdu. Alişer ücretini ödedi, arabadan indi. Yağmur çiseliyordu. O aşağı doğru gitti. Kurmangazi sokağından geçip devam etti. İnsanın bazen sevdiği yerde doğmadığına üzüldüğü olur. Fakat, daha sonra sanki hatasını düzeltiyor gibi, hayatının son gününe kadar o beğendiği şehrinde devamlı yaşadığı da olur. Yeni mekân zamanla vatana dönüşür, nereye seyahate gitseniz de, özlem duymayı alışkanlık hale getirirsiniz. Hoşça kal, Almatı. Alişer, Kabanbay Batur sokağından geçti. Artık biz bir daha hiç karşılaşmayacağız. Sizi bir kere daha görmek isteyecek miyim, kim bilir. Elbette, eğer canım o tarafa göçüp, ömrümün devamına gerçekten kanaat getirirsem, sizi bir kere daha görmeye hasret kalırım, kim bilir, size sevabını bağışlayarak Kur’an okurum, fakat, cennetin de, cehennemin de hak olduğuna inancım az, şüphem çok, her nasılsa bir şüphe bulduğuma üzülüp doğrudan suç koymayınız, suçlayacaksanız, suçum sabit, vereceğiniz ceza belli, tarafsız şüphe, çıkarı olan günaha dönüşür.

O geri döndü.

GECE AYDINLIĞI

Gece uykusu kaçtı. O yana bu yana dönüp çok yattı. İnsanlar birbirlerinin kaderlerini tekrarlar, hiçbir fark olmadan, kitapların yazdığı kaderlerin birbirinden farkı azdır, aynı mutluluk, aynı çile, aynı aldanma. O evin yanındaki direğin başındaki lambanın zayıfça yandığını, rüzgârın etkisiyle dermansız sallanmakta olduğunu düşündü. Lambanın ışığı suçlu insanlar gibi perdenin arasından sızarak, duvarın üstüne kılıçla kesilmiş gibi bir çizgi oluşturmuştu. Karanlık sema altında güneşten yolunu şaşırmış günahsız, yalın, yalnız bir aydınlık gibi. Dipsiz uzayın bir ucunda yetim gönül, ne yapsın, güneşe ağıt yakarak iç çekerek yanıyor. Endişeli gönülde uykuyu bozan devamlı uyanık düşünceli dertler var. Sonbaharın kara soğuğunda derdini yok edecek nasıl bir mutluluk vardı ki, hepsini teselli arayan tesiri ağır sevimsiz pişmanlık bastı.

Karanlıkta yanan ateş aydınlık dünyayı akla getiren tek işaret gibi. Alişer yerinden kalktı, yazı masasına gitti ve yeni bölümün şiirine başladı.

EVLİYA

Akyıldız doğduğunda, ihtiyar Duvadak birçok bölmesi olan büyük ipek torbasına sudan pas tutan tüm demir alet edevatlarını, Ağustostaki nemli bahçeden aldığı koyu kahverengi kenarı keskin bir parça çakmak taşını ve geçen sene kesilen kısrağın kafatası kemiğini koydu, eline kusursuz tıraşlanmış alaca değneğini aldıktan sonra yola koyuldu.

O eteklerini çam ormanları kaplayan Karkaralı dağlarına doğru yöneldi. Gün ışıkları dağın tepelerinin ötelerinden yavaş yavaş görünmeye başladı. İhtiyar Duvadak tüm herkes derin uykuda yatarken, tek başına yoksulluk içindeki obadan düşünceli ve hüzünlü bir biçimde uzaklaştı. Geçmiş hayatını düşündü. Sabahın serinliğinde kıvrıla kıvrıla Tönkeris* dağının sırtlarına doğru uzanan patika, yolun üstünde, peşinden ince kara tozlar kalkıp kayboluyordu. Mayıs ayında deri ayakkabılarla toprağın üstünden geçtikçe tozları yukarı kalkar. Daha sonra yere inmeden uzun süre havada kalırdı. Karaca obadan ayrılmak istemiyor gibiydi. Fakat, gençliğinde hayatı birlikte yaşadığı tüm tanıdıkları ve dostları, birlikte yürüdüğü akranları, arkadaşları hepsi artık bu dünyada yoktu. İhtiyar Duvadak yalnız kalmıştı. Artık geriye dönüp, arkasına bakmayı gerektirecek bir şey yoktu. Bir evdeki aile ona tamamen yabancı göründü. Çocukların istekleri farklı, yaşadıkları hayat başka, amaçları değişikti. Bu fani dünyada kendisini fazla hissetti. Dünyayı terk etmenin zamanı gelmişti.

Zamanını bilen şerefini korur. İhtiyar Duvadak dağa doğru uzun süre yürüdü. Belki arkamdan birileri gelir diye düşündü ihtiyar. Gelirse gelsin, takva denilen şey büyük yüreklerin kısmeti, derin ferasetin mirası, yılmaz gayretin kaderidir. Sığ ile küçüklükte ağır yük olmaz. Şanköz dağ zirvesi uzaktan belirli belirsiz görünüyor. Mübarek çok yüksek, Karkaralı bölgesinde sizden daha seviyeli, daha yüksek ve mağrur zirve var mı, bölge tarihi yosun tutmuş ihtiyar taşlarınızda sonsuza dek yazılı duruyor, tüm olaylar, uzun süre devam eden büyük savaşlar, yazın kuyuların çevresinde keçe yurtlar diken zengin yerleşimde huzurlu muhteşem hayatın hepsi gözünün önünden geçti, kucağında büyüyen her bir nesil size tamamen borçludur, ölürcesine âşık, size özlemle sadakat duyan gönül böyle durumda hiçbir şairin yazmadığı benzetmeyi yapıp muhteşem bir şiir yazmak istiyordu.

Oh ne güzel, dedi ihtiyar içinden mırıldanarak, Üçkara, Maten, Göktepe, Buğulu, Kemesarı, Nayzaşokı! Elveda, kurban olayım Sarıölen. Artık sizleri Mırzaşokı görecek miyim, görmeyecek miyim hayattayken. Faninin kıvrak düşüncesi öbür dünyanın hayali olabilir mi? Karasu, Josalı, Kosşokı, Ülken Elen, Tarkezen, Ananas, Şonay, Tasbulak, Küygenkıstav, Ak Ayı, Jalpakkaragay’ı düşünerek ganimet gibi heybemde birlikte götürsem, ah, dur durağı yok bu dünya yalan. Ah, Kızıldağ, Akkezen, Maliksay, Javırdağ, Kent, Bahtlı, Kuv, Sarı Kulca, Kızılaray! Dağ, tepe, kaya, zirve, vadi adlarının hepsini teker teker andı. Bir zamanlar doğduğu obadan uzaklaştığında, sevgili ülkesi atının nallarının arkasında kalırdı. Dizginleri vurarak yorulmadan uzaklara dörtnala gittiğinde Alkakarakök’te hüma kuşunun kanadı biter, öne çıkan Karasülük gümüş kaplı kuyruğundan geçen kayışını ağızlığıyla dişleyip çiğnedikten sonra ancak dururdu. O coşkulu yılların böyle büyük mutluluğu olurdu. Kopa, Jarlı, Kengir, Akbulak, Kurözek, Melis, Jönke, Kosjarlı, Özek, Karasor, Kerali, Janabet, Kendara nehirlerini sırayla geçip Temmuzun sıcağında serinlemek için devamlı suya girerdi. Jartas, Acıgöl, Çengel, Koytas, Taşgöl, Şalkarbay, Bastıbay, Şaytangöl, Ülken Şortandı, Şunkırköl, Jırtılgan, Baytargöl ve Kişi Şortandı gibi göllerde ava çıkıp yabani kaz ve ördek vururdu.

İhtiyar Duvadak biraz soluklanmak için durdu. Vücudunu bir sıcaklık kapladı, dikkatlice etrafına baktı. Çevresi berrak havada bulanıklaşmadan açık görünüyor. Masmavi gök ile birleşen geniş bozkırın ortasında yüksek dağlar uzanıyor. Mis gibi kokan yağlı çam ağaçları, yüksek çam ağaçları, pütürlü kara ben gibi çok benekli kabarık ak kayın, yatağan ardıç, kavak, kalın köklü çınar, karaağaç, sallanan uzun fidan, kızıl budak, dikenli yabani gül, yabani söğüt, çok dallı söğüt Karkaralı eteklerini kucaklayarak tepesine kadar sararak çıkıyordu. Kurumuş dere yataklarının yakasında oyuk oyuk alıç  dipleri,  akağaç ormanı, çok sık yerleşmiş siyah Frenk üzümü, mis gibi kokan yabani kiraz çiçekleri, ahududu, dağ yamaçlarında çilek, kırmızı böğürtlen, eğreltiotu, dağ muşmulası, çamurlu toprakta çileğe rastlardınız. Ah vatanım, benim heybetli yüce mekânım, biz güçsüzleşip iyice yaşlanmışız, artık bakiye tekrar dönsek de olur, oğlunuz memnun olur, pişmanlığımız yok, dargınlık boşuna. Kurbanın olayım asil ülkem, mezara gitmesi yakın titrek ihtiyarın şükranı çok, hayır duası sonsuz, gönlü tok. Fani dünyada hiç kimseyi boş yere kırmadık, kusurumuz olursa, özür diledik, zorbalara, cezasını verdik, elimizden geldiğinde, yoksullara destek olduk. Tanrı sizi yüceltsin vatanım! İhtiyar Duvadak ileri doğru hızla atıldı. Keçeleşmiş kahverengi ot, keditabanı, kancını, sarşatır, jasıl nak, dikenli dağmasağı, menekşe, karahindiba, düğünçiçeği, botaköz, aykuvray, tobılgı, salepotu, itboğan, küt yapraklı yavşan, debe, kardelen, lale, kökbasşöp, aralık kökemaral, majıra, bezelye, çayır otu, saçaklı kamış, konırbas, japargül, şalbı, adıraspan, şatırlı kızküyer, kadifeçiçeği son günlerde seyreldi, yavaş yavaş azalıyorlar. Nemi çok geniş mağaralar dibinde yerde yayılan yeşil ot, dağ çalısı, nohut, kazotu, böde, at kuyruğu hoş kokuyorlardı. Orman içi nane, ayrık otu, biyik arpabas, dağ çileği, Sibirya taş kıran çiçeği, Tatar ravendi, meyan kökü, taş yaprak tüymegül ile dolu olurdu. Yolun iki tarafından çekirgelerin rahatsız edici sesleri şiddetli bir biçimde duyulmaya başladı. Her taraftan çeşitli kuş sesleri geliyordu.

O dağın eteğine ulaştı. Çamların güzel kokusu karışmış ekşi hoş bir koku burun deliklerini sızlatıyordu. Gönlünü eskiden yaşanmış yarı unutulmuş hatıralar sardı. Harika. Eskiden gençlik günlerinde bir grup genç ormana atla dörtnala girip güneş batıncaya kadar uzun uzun dolaşırlardı. Çilek, kızılcık, olgunlaşıp dalından kopacak gibi duran küçüklü büyüklü yabani ahududu ve kuş üzümü önce yenir, sonra toplanır, akşam olunca iyice doyan gençler ormandan obaya doğru atları kamçılarlardı.

Ormandan esen yel ihtiyar Duvadak’ın göğsüne çarptı. O bir tepeliğin üstüne çıkıp yağmurların oyduğu yuvarlak taraklı taşa oturdu. Hafif rüzgar yükseklerden kayının kokusunu getiriyordu. Ah, gençlik, nerede o günler! Tölevbay, Nursultan, Bürkit, Satıbay, Şamel, Sapar, Ospan, Muhtar, Abiken, Mugıyın, Kerim. Birlikte gezer tozardık, artık aramızda uzak yollar var. Hey, ihtiyar Duvadak, – dedi o mırıldanarak, – düşüncen yanlış, onu kendin de iyi biliyorsun, yol uzak değil.

Dünyayı terk etmek yaraşır bana. Bir kulübe yapıp içinde ecelimi bekleyip yatarım. İhtiyar ormanlarla kaplı bir iki tepeyi daha aştıktan sonra açık düzlüğe ulaştı. Yan tarafında coşkulu akan bir ırmak görünüyordu. Etrafın güzelliğini fark edip durdu. Torbasını yere indirdi, yere diz çöktü. Sonra Kur’an okudu. Güneş mızrak boyu yükselmişti. İhtiyar Duvadak yerinden kalktı, sacayağını yerleştirdi ve küçük çadırını kurdu. Yorulduğunu fark eden ihtiyar çayı öğle namazına doğru yaparım diye düşündü. Kurduğu küçük çadıra girdi ve uzunlamasına yattı. Aklına tekrar gençlik çağında bir grup gençle ormana at üstünde dörtnala girip güneş batıncaya kadar uzun uzun dolaşmaları geldi. Şimdi çilek, kızılcık, olgunluktan düşecek gibi duran irili ufaklı yabani ahududu ve kuş üzümü hepsi tastamam aynı şekilde var. Fakat, Tölevbay, Nursultan, Bürkit, Satıbay, Şamel, Sapar, Ospan, Muhtar, Abiken, Mugıyın ve Kerim artık yok. Eh, başı tatlı, sonu acı kavanoz dipli dünya tekrar gelemeyeceğimi biliyorum, fakat, dünyanın zevklerine kim doymuş ki, kanaat bazen ele avuca sığmaz nefse teslim olur ve imandan gelen şükre boyun eğmekten kaçar.

Bu düşünceler içindeyken gözleri daldı ve sonra usulca horlamaya başladı. Öğle namazına doğru ihtiyar Duvadak bir daha gözlerini açmamak üzere baki uykusuna yatmıştı.

MELEK

Yazıyı bitirince Alişer başını kaldırmıştı ki, evin dışında dolaşan güzel bir yaratık gördü.

– Kimsiniz? – diye sordu.

– Kadınım, – dedi o güzel yaratık.

Ondan sonra güzel bir kadına dönüştü. Elindeki süpürge ile süpürmesine devam etti.

– Kötülük çağırıyorsunuz, – dedi Alişer.

– Niçin?

– Gece ev süpürmek doğru değildir.

– Anlaşıldı.

– Sizden korkuyorum, – dedi Alişer.

– Gideyim mi?

– Evet.

O yok oldu.

– Neredesiniz?

– Buradayım.

– Göremiyorum.

– Elinizi verin.

Alişer elini uzattı. Güzel yaratık onun elini tuttu.

– Parmaklarınız çok harika, – dedi sonra.

– Niçin görünmüyorsunuz?

– Görüneyim.

Güzel kadın tekrar göründü.

– Ben sizi götürmeye geldim.

– Ecel misiniz?

– Hayır.

– Öyleyse kim?

– Melek.

– Kim?

Kadın mırıldanarak şarkı söyledi. Evi dikkatlice süpürüyor. Süt gibi beyaz, ince dudakları kabarıp yavaş hareket ediyor, yumuşak sesi berrak ve açık duyuluyor, beyaz yüzünde ara sıra gülümseme beliriyordu.

– Allah gönderdi, – dedi.

– Melek ecelin dostu mudur?

– Hayır.

– O zaman canımı ne yapacaksınız?

– Can yüce Allah’ındır.

– Allah’ın?

– Evet, zamanın doldu, artık kendisi almak istiyor.

Alişer yerinden kalktı.

– Bunun hepsi Allah’ın emri mi?

– Allah’ın emri – sizin arzunuz.

– Eyvah, günahkâr oldum.

– Allah bizim de Emirimiz, verilen sorumluluklarımızı tam olarak yerine getirmek istiyoruz.

– Söylediklerinizden sonra bana hiçbir şey korkutucu gelmiyor. Sıkıntı çeken kulunu Allah’ın koruması gerekir.

– Elbette.

Cesareti artan Alişer güzel kadına sempatiyle gözünü alamadan baktı.

– Allah’ın çevresindeki yaratıkların hepsi güzelmiş.

– Hepimiz Allah’ın çevresindeyiz.

– Öyleyse, hepimiz güzeliz.

– Evet.

– Size çay koyabilirim.

– Hayır, teşekkür ederim.

– Onlar içmezler, yemezler, yorulmazlar, bıkmazlar, kandırmazlar, – dedi Alişer törensel bir sesle.

– Allah’tan başkasını sevmezler.

– Niçin?

– Çünkü, biz Allah’ın nurundan yaratılmışız.

– Bildiğim kadarıyla, Hz. Muhammed (S.A.V.) Peygambere kutsal sözlerini getiren nurlu haberci melek Cebrail aleyhisselam değil mi?

– Evet, odur.

Alişer sessiz kaldı.

– Ne oldu?

– Siz niçin can almaya geldiniz?

– Allah birimizi korumaya gönderdi.

– Sonra?

– İkincimiz iman sahibine kuvvet, güç vermek için yanında olur.

Tekrar sessizlik meydana geldi. Güzel kadın günahsız bakışla Alişer’e baktı.

– Bazı melekler insanların yaptığı iyilikler ve kötülükleri yazarlar, – dedi Alişer.

– Doğrudur.

– Siz ise benim canımı almaya geliyorsunuz.

– Bizim görevlerimiz çoktur.

– Öyleyse, ne kadar melek var?

– Onu Allah’tan başka hiç kimse bilmez.

– Yaratıcı Güç’ün yakın gördükleri var mı?

– Var.

– Kimler?

– Cebrail aleyhisselam, Azrail aleyhisselam, Mikail aleyhisselam ve İsrafil aleyhisselam.

Melek kadın evi süpürmeyi bitirdi. Süpürgeyi odanın köşesine koydu. Yine bunu kötüye yordu Alişer. İkilem içinde kaldı.

– Ben şimdi diri miyim?

– Dirisiniz.

O üstü başını tutup kontrol etti. Gerçekten de diri görünüyordu.

– Konuşurken öbür dünyaya gittim zannettim.

Melek güldü.

– Ne zaman götüreceksiniz?

– Allah emrettiğinde.

– İyi.

Alişer arkasını dönüp masasına yaklaştı ve kâğıtlarını toplamaya başladı.

– Yakın zamanda değil mi?

Cevap duyulmayınca, başını kaldırdı.

– Bismillah, – diyerek Alişer yakasını tuttu.

Evde hiç kimse yoktu. Süpürge köşede dayalı duruyordu. Onu gündüz oraya kendisi koymuştu. Alişer yan odaya geçip yatağına uzandı. Bir güne bu da yeterli diye düşündü.

MARFUVA

Alişer sabah yedide uyandı. Gözleri kapanıp uykuya dalmıştı. Hayatının tüm keder ve sevinçleri tamamen bitmiş görünüyordu. Artık yaşamanın bir anlamı yok diye düşündü. Yerinden kalktı, dünkü kendir ipi buldu, sonra onu tekrar ilmek yaptı, lambanın dibinden bağladı. Çiçeklerinin hepsi ölmüştü. Sonra Alişer kitaplarını dışarı taşıyarak çıkardı, sonra hepsini yaktı. Eve girdiğinde pencereden yanan kitaplarını gördü.

Kitaplar sabahın erken saatinde, alacakaranlıkta, alevlenerek yanıyordu. Ardında Bircan Sal isimli ozanın “Demirtaş” şarkısını çaldı. Biraz dinledikten sonra, iskemlesinden kalktı. İlmeği boynuna geçirdi. Birjan Sal’ın etrafa hüzün veren şarkısını devam ediyordu. Sonra Alişer ayağının altındaki iskemleyi tekmeledi. Alacakaranlıkta vücudu sallanıyordu. Marfuva rüyasını kötüye yorumlayıp, kapıyı açtığında Alişer’in canı daha çıkmamıştı. Marfuva bıçağı kaptığı gibi kendir ipi kesti. Alişer’in vücudu güm diye plastik kaplı beton döşemeye düştü. İlmeği çözerken onun hala nefes almakta olduğunu fark etti. Telefonu aldı ve “cankurtaran” servisine telefon etti. Yangını gören insanlar onu söndürmeye başladı.

Marfuva dışarı çıkıp, yangına yaklaştığında, kitap taslağının yanmamış bir kısmını rüzgârla uçarak ayağının dibine geldi. Sayfaları yerden alarak göğsüne bastırdı ve yüreğinin derinliklerinden boğularak gelen acı hıçkırığa engel olamadı, yavaşça ağlamaya başladı. Alişer “cankurtaran” arabasında giderken öldü.

ALİŞER

O öldü. Önce, öbür dünyayı koyu bir sis kapladı. Ondan sonra asuman yere düştü. Kafayı kaldırıp yürümek mümkün olmadı, insanlar dik duramadıkları için, yerlerde sürünerek emeklemeye başladılar. Sıkıntının büyüğü yapışan kürek kemikleri açarak dik yürüyememekte imiş. Yürürken o toprağın kokusunu tanıdı, kitabın kokusu gibiydi. Bilindik toz toprak basmış sarımtırak kâğıtların kendini fark ettiren hoş kokusu çenesinin altından geliyordu.

Gökyüzü ile toprağın arasında koyu sis oluşmuştu. Bu ne biçim karmakarışık bir ahir zaman, hiç kimse düşünmeye fırsat bulamadı, keşmekeş aniden ortalığı kaplayıp her şeyi mahvetti. O beyaz bulutlar üstünde kanatlarını yavaşça çırparak yüzüyordu. Etrafına dikkatlice sessizce bakıyordu, halk kalabalıklar halinde hareket ediyor, herkes korku içindeydi, böyle bir günün meydana gelmesinde kim suçluydu, bunu bilen kâmil, günahsız bir insanoğlu var mıydı?

Alişer ölmedim diye düşündü. Fakat, onu hiç kimse fark etmiyor gibiydi. O etrafından bilindik toz toprak basmış sarımtırak kâğıtların başkalarından farklı hoş kokusunu koklayarak geliyordu.

Marfuva evde önce itina ile gizlenmiş kitabın müsveddelerini buldu, bugünkü gönlün şifa bulmaz derdini gördü, sonra vücudunu büyük bir özlem sardı.

MÜSVEDDELER

Elbette, belirlenen sürede çok değer verdiğiniz kalem hiçbir zaman hedeflenen kitabı yazıp bitiremez, öne koyulan amaçların ancak Tanrı’nın takdir ettiği günde gerçekleşmesi mümkündür, fakat, bazen zihinde uzun sürede olgunlaştırılan eserin bir düşünce olarak sonsuza dek hayatını devam ettirmesi de ihtimaldir.

Yine de, bu kitap en sonunda yazılmalıdır. Nasıl bir roman olduğu tam anlaşılır olmasa da, ne yazılacağı belli gibidir. Ancak, bazı insanların biliyorum dediklerinin bazen kendi kendilerinin bir kandırmacasından ibaret olduğu görülür. Onu ilgilendirenin sadece roman fikri olması şaşırtıcı değildi. Elbette, devamlı arayış içinde olmak gerekir. Arayışın, elbette, her zaman başarılı olması beklenemez. Gök bayraklı Türk tarihi ve kutsal dini ile ilgili kitapların hemen hepsi okundu. Aradan yıllar geçti, efsane türleri, onların içinde efsane, kıssalar bilinçte yerini aldı, akıllara yerleşti. Yazılması düşünülen roman için meşguliyeti çok dünyadan kaçarak, hiçbir şeye endişe etmeden, tamamıyla teslim olarak yazıya oturmak gereklidir.

Türklere öğüt veren Tanrı’nın vakayinamesinin nasılsa bir gün yazılması gerekecektir. Sadece günlük çalışma hacmini belirleyip hesaplamak yerinde olur. Bir günde eserin kaç sayfasının yazılabileceğini tahmin ederek çalışmaya başlanırsa sonuç verimli olacak gibidir. Sadece ruh hâlinin sağlam, inancın güçlü olması ve verilen sözde durulması şarttır.

Bu romanda, esasen, eski Türk efsane, destanları, masal konuları, kahramanlık hikâyeleri, aşkların anlatımları, Deşt-i Kıpçak kültürüne etki eden felsefi şiirler, sistemli dini düşünceler bolca kullanılacaktır.

Elbette, bunlar değiştirilip geliştirilip kullanılacaktır. Önemli dini tartışmalara da genişçe yer verilecektir. Bununla birlikte eskiden beri halkı birbirine düşüren iktidar ve devletin nasıl olması gerektiği hususundaki keskin tartışmalarda, konuyu irdeleyen düşünürler, şairler, ozanlar, şamanlar, din âlimleri çokça tasvir edilecektir. Kabilelerin yüzlerce büyük bilge lideri de tanıtılacaktır. Bir görünüp kaybolanları olabileceği gibi, romanın sürekli kahramanlarına dönüşenleri de olacaktır.

Türk uygarlığının getirdiği kazanımlar vurgulanacak, kültüre getirdiği yenilikler ortaya konacaktır. Elbette bunlar tartışmalar sırasında, sofra başında ve savaş seferleri esnasında anlatılacaktır.

Eğer bu kitap zamanında yazılıp biterse, daha sonra yıllar geçtikçe bu eseri gözden geçirip irdeleyen, hatta fikirlerini geliştiren, seviyesini yeni derecelere çıkaran önemli bir kitabın dünyaya gelmesi de mümkündür. Fakat, bu tefsir kitabı inzivada özel olarak yazılacaktır, yani çıkarların etkisinin dışında risale tarzında ortaya çıkacaktır, eski hikâyelere dair hiçbir değerlendirme yapılmayacak, hatta konusu, mecazi manası, olayın hedefi muhtevaya girmeyecektir, sadece o kıssa, içeriğine verilen bilimsel değer seviyesinde bağımsız bir eser olacaktır. Veya bazı düşünceler eleştirilecektir, o zaman birbiriyle karışmış iki roman oluşacaktır, fakat, ikisi de birbirinden bağımsız kitaplar gibi yazılacaktır.

Esasen, son zamanlarda giriş romanı ihtiyacı da doğmuş görünmektedir. Belki çiçekler hakkında eser veya kitaplar hakkında çalışma. Kitap düşünce olarak yalnızlığın çerçevesinde dünyaya gelen bir bilinmez olgudur, çiçeği arkadaş arayan ince ruhlu insan yetiştirir. Çiçek duygusal düşünceyi doğurur, kitap düşüncesinin duygusunu geliştirir.

Yine de, planlı temel eserin bitmesinden sonra üçüncü roman hakkında da konuşmalıyız. Yani, bu, ortaya konan amacın sağlamlığını, planın uygunluğunu bildirmesi gereklidir.

Birlikte okunacak üç kitabı okuyucular için nihayetinde hem bağımsız ve hem ayrı sunulan salt bir zekâ oyununa benzetmemek gerekir. O zaman münferit ele aldığımızda, üç eser de bir plana göre hazırlanmış olurdu. Birlikte ele aldığımızda, zekâ oyunu denilen izah hafif, boş ve hayali olmaktadır, şimdi modaya dönen yüzeysel bir bakış durumu da vardır. Bu yüzden bu plana farklı ayrı bir isim vermek yerinde olur.

Böyle bir şekle, iyi bir alışkanlık, akılcı ve uygun bir metoda geçmenin önemli bir sebebi şimdi başka şekillerin tam bunun gibi efsaneleri dile getirmeye elverişli olmadığındandır. İkinci sebep, yeni dünya yeni yazı dilini gerektiriyor.

Son açıklama edebiyatı esasen kapsamlı her romana ışık düşüren bir kutsal yol gösterici gibi ele almaktadır. Ayrıca ortadaki hikâye sembollerden oluşursa, ondan sonra yazılan kitap genel düşüncelerden, edebiyat bilgilerinden ve kültür felsefesinden oluşabilir.

Elbette, dünya edebiyatı tarihinde böyle plana benzer yüzlerce örnek bulunabilir veyahut bu güzel üç temel ilk defa böyle nazire geleneğiyle yazılan ilk özel eserler olabilir. Yazar uykusuz gecelerin koynunda özel olarak geçirdiği, arayış içinde olup yalnız kalan, azabını her zaman tek başına çeken asil ülkü olduğunu söylemek ister. Sonuçta yazarın şahit tutmak istediği bir düşüncesi var – üç mersiye kitabının iki dünyada birlikte yazılmasını sağlamak!

DİLİN HASTALIĞI

Önce, çok eski zamanlarda dili düşünce yaratmıştı, bugün kemale eren hazinesi zengin sistemli dil, yeni devirde fikirleri oluşturan kabiliyetini ortaya koydu.

İki dönemin ortalarında, oluşan dil sistemi akla gelen düşünceyi tam ifade edip başkalarına ulaştıran en gelişmiş haberleşme aracı idi.

Şimdi dilin kendisi düşünüyor. İlk vurgu, elbette, akıldaki düşüncenin etkisidir. Fakat, kölelikteki sömürge, düşünceye egemen olan müstebit dil, duruma tamamıyla hâkim olur. Bağımsız yüksek dil, düşüncenin yöneticisi oldu, peş peşe gelen beş kelime tamamlanmış bir cümleye dönüştü, cümle arayışa girip yorumda bulunur oldu, bugünlerde yüzlerce dilin sisteminde binlerce sahipsiz düşünce hedeflediği amacından sapıyor.

Dünkü egemen düşünce özgürlüğünü kaybettikten sonra, dil kendi hayatını tamamen yerleştirdi. Artık yönetimi o eline alacak, oyunun düzenini o kuracak ve kurallarını o belirleyecektir. Çok eski zamanlarda özgür aziz düşünce varlıktan doğardı, düşünceden kelime ortaya çıkardı, bu yüzden kelime varlığı tam ifade ederdi.

Şimdi zaman değişti. Varlığı dilin kendisi bağımsız olarak irdeliyor, böylece dil sisteminde varlık başka özelliklerini buldu, fakat onlar yeni çelişkileri doğurdu. Tabiatta var olmayan kanunlar suni dilde sağlam bir şekilde yerleşmeye başladı, hayatta bulunmayan olgular meydana geldi.

Halk çevresine dilin gözüyle bakmaya başladı, böylece insanların bilincinde varlığın yeni tasviri oluştu.

İnsanlar dilin kölesine dönüştü. Her zaman dil, etkisinde bırakıyor, düşüncesine emrediyor, söylemediği yorumları söyletiyor. Böylece metinler anlaşılmaz olmaya başladı, hayat ve felsefe çelişkiye düştü, düşüncenin doğası bozuldu, dil hastalığa duçar oldu.

Eskiden, dil varlığın evi idi. Şimdiki zamanda hasta dil yetim varlığa nasıl koruyucu olabilir.

Zavallı düşünce yolunu şaşırıp sokakta kaldı, yolunu kaybetmiş yavru köpek gibi uludu, çünkü dilin kendisi düşünür olmuştu, o şimdi hiçbir şeye muhtaç değil, akıldaki düşünce ile yürekteki niyet dildeki kelimenin esiri oldu.

Bazen elden çıkan metnin içeriği, olayın akışı, karakterin düşüncesini ifade eden veciz kelimeyi ikinci kez tekrarlamamak maksadıyla yazılan benzer başka eşanlamlı veciz söz sıradaki başka bir içeriğe, konuya, düşünceye duçar ediyor.

HASRET

Çocuk Berak’ı bir gün dayısı Kangun kamış kulübeden dışarı çıkardı, elindeki püsküllü mızrağı ile gece gökyüzünde farklı bir şekilde parlayan Eltayır yıldızını işaret ederek:

– Bakınız! Bu Bundjil. Siz onu görüyorsunuz, o da sizi görüyor. Kulin halkı devamlı Bundjil’in dikkatindedir, – dedi. İmanlı nur yüzü, karanlıkta parlayan iri gözlü yeğenine gönül sırrını saçıyordu.

Kamilaroi önüne çıkan her şeyi Baiame yarattı diye düşündü. Yoktan var eden kim diye sorarsanız, fedakar yüce kudret Baiame olabilir diye cevap veriyor. Kendi Tanrısı Baiame’yi eski ata yadigârı doğduğu topraklara çok uzak batıdan kervan getirip göç edip sıkıntıyla gelmiş sanıyordu. Golarinbri’de o tahminen sadece dört beş gün oyalandı, geçici olarak kalmıştı, bundan sonra iki kadın peşine takılıp doğuya doğru aracına binerek hareket etti. Kamilaroi nasılsa bir günü Baiame tekrar döner diye inandı.

Pauni Hintlisi Kurahus’un atası kadim zamanlarda Nebraska’daki Platt nehri kıyısında yaşamıştı. O şimdi heybetli bir savaşçıdır. Fakat, kutsal yerinden ayrıldı. Nur yüzlü insan, dedi Kurahus bir günü, gökteki baba hakkında sıkça konuştu, onu biz Tirawa Atius diye isimlendiririz. Buna rağmen baş baba, yani Tirawa’yı biz insan olarak görmeyiz. Tirawa’yı Pauni hepsini yaptı, sonra adama güç veren olağanüstü kudret diye anladı. Yüce güç, Tirawa Atius’un neye benzer olduğunu kesin olarak kimse bilmiyor, çünkü, o tarafta hiç kimse bulunmadı. Kavas’ı, Karanlığı, geceyi peşinden kovalayan Tirawa Atius Sabah’ı doğmaya mecbur etti.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Dromader dağında, Kuringal vadisi boyunca yeryüzünde sadece Daramulun ve öz annesi Ngalalbal ikisi yaşıyor olsa gerek. Önce kara toprak yeryüzünde çocuk nutfesi oluşup hamile kalmayan kısır, bir çocuğa hasret, çocuk doğurmamış kuru bir insan, çaresiz gariban talihsiz imiş, deniz mübarek geniş dünyada daha yaratılmamış. Hayatta tohum saçan erkekler, hamile kalacak kadın, hiçbir dişi yok, yabani hayvanlar geniş alanlarda dolaşıyormuş. Daramulun önce ağaç ekti. O sırada topraklar nemlenip yumuşadı. Fakat gürültücü kuş Kaboka durmaksızın öterek, yeryüzüne taşkın suları çağırınca, dünyayı tufan kaplamış, sadece Dromader dağına çıkabilenler bu felaketten sağ kaldı. Sonra, Daramulun göklere uçup gitti, semada yalnız yaşadı, aşağıdaki insanların hareketlerini takip etti. Kuringal ülkesini yaratanın Daramulun olduğu hakkında halk ağzında bir efsane var, suyun insana hoş gelen şırıltılı sesi onun sesini halka duyururmuş. O Yuin rahiplerine ne yapılması gerektiğini söylemiş ve kanun hazırlayıp vermiş görünüyor.

Çok sık ılgınlar çevresini sarmış Kongo nehrinin aşağı kısmında yaşayan kahraman mızrakçı Bakongo kabilesinin ilahı Nzambi Mpungu hiçbir zaman göze görünmez, o sınırsız âlemi yarattı, sonra muskayı yaptı, Bakongo güçlü muskası olmasa, ölürüz diye düşünür. Onu methetmenin gereği yok, Nzambi Mpungu aşırı övülmeye ihtiyaç duymaz, bir gün insanları alıp gider.

Her şeyin kendi ruhu vardır, diye düşünür dağlı Dakota’nın cesur Tetonlu Oglala Kızılderilileri, o ruh “vakan” diye adlandırılır. İnsanların da ruhu vakan, başka güç kudretten doğası farklı azim ve gayreti doğuran hal durmaksızın sıkıntılı hayat yaşayan, devamlı düşünen sabırlı “vakan” denilen hayat sahipleridir. Gücü büyük Vakan’ı hiç kimse doğurmadı, hiçbir zaman da ölmez. Buyruğa bağımlı fani insanlar merhameti sınırsız koruyucu Vakan’dan her zaman yardım isteyebilir. Her zaman bin kere değişip, bin kere sözünden dönen keşme keş dünyada yaşayan tüm Vakan’ın toplamı Vakan Tanka’dır. Güneş Vakan Tankı Kin, o yüce yaratılmış, akıl ve düşünceye sığmayan ucu bucağı olmayan alanda tüm vakanların piridir. Fakat, en kudretlisi Nagi Tanka veya Taku Skanskan’dır. Eğer dilenci tüm vakanlardan acil yardım almak isterse, o zaman Vakan Tanka’ya el açması gerekir, yardıma muhtaçsa yetkili vakana dönüp samimi kalple el açmalıdır.

Ngai – bantu dili konuşan Kikuyu kabilesinin baş ilahıdır. O gökte yaşar, onun destekçisi olabilecek ne dağ gibi babası, ne de suyundan içip su kanabileceği bir annesi vardır, aydınlık dünyayı sadece kendisi mücadele ederek yaratmış. Ngai bazen gökten yere iner, o sırada büyük dağ geçidi, dik kayalıklar, insanın çıkamayacağı yüksek zirvelerde oturur. O halkına Koroora Thi emrini yayar, yani yeryüzüne birilerini ya methedip ödüllendirmek veya birilerini cezalandırmak için iner. Yüce Ngai’yi kimse göremez. Çocuk doğduğunda, iç sırlarını aktarmak istediğinde, evlendiğinde veya birisi öldüğünde, her bir Kikuyu Ngai ile konuşur. Onu sebepsiz yere rahatsız etmek olmaz. Yıldırım, kudretli Ngai’nin insanın görebileceği silahıdır, Ngai onu gelmekte olduğunu bildirmek için kullanır.

Eskiden Kuzey Rodezya’da hiç kimse Leza’yı bilmezdi. Şimdi de Ba-ila kabilesinin baş ilahları Leza’nın günlük faaliyetlerinden haberdar değildir. Fakat, Leza istediğiniz şeyi verir. Ba-ila halkı, esasen, yağmur ister.

Kaokoveld’de yaşayan Tjimbalık şişman kadının Ndjambi’nin nerede yaşadığını sorunca, o korkarak göğü işaret ederek, “o düğümlenen bulutun üstünde yaşar, çünkü, bulut çıktığında, onun sesi net duyulur” der. Afrika’nın güney doğu kısmında yaşayan Bantu dilini konuşan Gererolar Ndjambi Karunga’ya inanıyor. Karunga Ovambo dilinden çıkan yüce ilah ismidir, bu kelimenin ne manaya geldiği sadece eskiden Ovambo kabilesiyle ilişki kuran Gereroların hafızasındadır. Ndjambi Karunga gökte yaşar, fakat arayınca her yerden bulunabilir, onun insanı hayrette bırakan en büyük özelliği hayırseverliğidir.

Raluvimba iki kelimeden oluşur, “ra” saygıyı bildirir, “luvimba” çok yüksekte süzülerek uçan asil nazlı bir kuştur. Kayarak düşen kuyruklu yıldızdan gökyüzünde süzülerek uçan Raluvimba’yı görebilirsiniz. Onun sesini gök gürüldediğinde duyabilirsiniz. Yankılanan şiddetli ses çıktığı zaman aziz lider kendi kulübesine girerek Raluvimba ile konuşur. O kabile şefine büyümekte olan ağaçtan veya kulübenin üstünden cevap verir. Bazen Raluvimba lidere darılıp ülkeye felaket gönderir, ara sıra gökyüzünü delip deliklerden çekirgeler indirir. Raluvimba’nın yeryüzündeki evi Güney Rodeziya’daki Matopo dağlarındadır.

Alkongin kabilelerinin Delavar Kızılderilileri Manitu’ya tapar. O yardımcıları Manituvukların yardımları sayesinde su, ateş, toprak ve ağaçları yarattı, kendisi on ikinci semada oturur, bu yüzden ona sesinizin ulaşması için on iki defa bağırmanız gereklidir.

Kurnai halkının sadece en seçilmiş temsilcilerinin Mungan hakkında somut bilgilere sahip oldukları bir gerçektir. Sade halkın onu tanıyıp bilmesine hiçbir şekilde izin verilmez.

Cghene kalabalık yaşayan İsoko kabilesinin tüm dünyayı yaratan Tanrısı, ibadethane ve dervişleri yoktur, Ouise veya Uko Cghene isimli arabulucusu var, ouise, bu ouise ağacından yapılan uzunluğu sekiz arşın sırığı, en yaşlı ihtiyar eski evinin yanına diker, orada kurbanlar kesilir.

Polinezyalı Maori kabilesinin azizinden bir gün nur yüzlü bir insan baş ilah İoga’yı sorunca, o başka bir azize yönlendirmiş. İo hakkında işiten her bir aziz bu ilmi başkalarının fark etmemesi gereken bir sır olarak görür. Milletin onu zamandan öteye geçip, önceden bilmemesi gerek, yoksa kıyamet kopar.

Almatı, Mart 2002 –

Akjar, Aralık 2003

SON


HİKAYE


TÖLEVTAY AKSAKALIN TORUNU

Önceleri onun bir tek dileği vardı. Bu hayali, büyüklerin yapacağı işlerden ve ağabeylerinin gittikleri yerlerden dışladıklarında ancak aklına geliyordu. Sabahları komşu Temirbek pehlivan gibi iri kıyım olarak uyansam diyerek düşüncelere dalıyordu. Daha sonra Tölevtay aksakal ona bu tayı gösterdi. O gün yılkıları köyüne kenarına getirmişlerdi. Etrafı gürültü patırtıya boğan ileri geri koşuşturup şahlanan kalabalık sürünün içinden dedesi kendi kısraklarını – şaşırmadan bulmuş ve sonunda uzaktan da olsa tanımıştı. Kahverengi tay güneşin ışıklarını sırtında oynatıp anasının karnına saklanmaya çalışır vaziyette dört ayağıyla koşuşturup hoşça manzaralar oluşturuyor ve yavaşça raks eder gibi sıçrıyordu. Daha sonra gözden kayboldular. Ürkerek kaçan kalabalık sürü kişneyerek geniş bozkırlara doğru atılarak büyük bir gürültü çıkararak gittiler. O eve döndükten sonra, kahverengi tayı unutamadı. O zaman ikinci arzusu oluştu.

Tölevtay aksakalın torunu artık kahverengi tayının çabuk büyümesini istiyordu. O vahşi atını mahmuzlayarak fırıncı Temirbek’in bozkırlara doğru gittiğini çok kere görmüştü. Dedesiyle birlikte genç taylar ile sütü sağılan kısraklara gemlerini hazırlarken onun arzusuna sık sık gelip gidiyordu. Yuların bir ucunu dizginin biz ile delinmiş yerinden geçirerek sıkıca düğümleyip bağladıktan sonra, ihtiyar başını kaldırırdı. Kendisinin her hareketini sessizce takip eden torununa bakarak gülümsedikten sonra:

-Güze doğru tayına binip geziyor olacaksın, – derdi.

-Sahi mi, dede?

-Sahi.

-O beni yere atmaz mı?

-Belki.

-O zaman ayaklarımı çok sıkmak gereklidir, değil mi?

-Tabii.

-Dede, o kendisine kamçı vurulmasını istemez, değil mi?

-Benim tobılgı saplı kamçımı alırsın.

-Ona benim ihtiyacım yok gibi.

-Niçin?

-O çok sevimli, ona nasıl vurabilirim ki?

-Kahverengi tay da kamçı vurdurtmasa gerek.

-Ben daha önce bunu söylemiştim ya.

-Sen doğruyu söylemişsin.

-Dede.

-Söyle.

-Beni güze doğru şehre alıp gitmezler mi?

-Ben güz sonuna kadar köyde olacak diye söylerim.

-Anamın sözünü dikkate almamak gerek. Babam hemen kabul eder, anam bana kızabilir.

-Sana kimse kızmaz. Senin artık benim çocuğum olduğunu söylerim.

– Bunu aynen söyleyiniz.

-Tamam.

-Her şey bizim düşündüğümüz gibi olursa, o zaman güze doğru gerçekten de kahverengi tayıma binip gezebileceğim.

-Merak etme, her şey bizim düşündüğümüz gibi olacak.

Daha sonra, Tölevtay aksakal dizginin yular bağlanan kısmını örsün üstüne koydu ve üstüne çekiç ile hafifçe tak ettirerek vurmaya başladı. Biraz duraklamadan sonra alışılmış tempo ile takırdatmaya devam ediyordu. Ara sıra çekicin başını kovadaki suya daldırıp bir önceki temposunu tekrar devam ettiriyordu. Durduğu yerde hiç kımıldamadan dedesini uzun süre seyreden Aydar bazen üşüyordu. Ağılın içi her zaman sız çekmekteydi. Küçük pencereden içeri çok az güneş ışığı düşüyordu.

-Vücudunu soğuk tutacak, – dedi dedesi.

–                  Hiçbir şey olmaz.

–                  Eve git artık.

–                  Sizi bekleyeceğim.

–                  Ben de hemen senin arkandan geleceğim.

O eve doğru giderken kahverengi tay hakkında düşüncelere daldı. Ninesi onun geldiğini görerek sofrayı hazırlamaya başladı. Aydar artık rüyasında şafak soğuğunda tir tir eden toynaklarını nereye koyup ısıtacağını bilemeyip bağıran tayları görüyordu. Sırrını kimselere söylemedi. Sadece bazen merhamet duygularını bitip tükenmeyen sorulara dönüştürerek dedesine yöneltiyordu:

–                  Dede, – diyordu soğumakta olan çayı içmeye isteksizlik göstererek, – soğuk gecelerde yılkılar nasıl dayanıyor?

–                  Onlar asil hayvanlardır. Yılkılar çok asil yaratıklardır.

–                  Yine de taylar üşür. Güneş kaşlarını çatıp, yağmurlar durmaksızın yağdığı zamanlarda titreyerek anasına saklanmaya çalışan kahverengi tay hep gözlerimin önünde duruyor.

–                  Bunlar – olağanüstü hayvanlardır.

–                  Öyle olsa da, – dedi Aydar sinirlenmeye başlayarak.

Torununun beklenmedik bir huysuzluk göstermeye başlaması dikkatini çeken dedesi sakin olmaya çalışırdı. Dedesini küstürmekten korkan Aydar da:

–                  Doğru, kahverengi tay – asil kısrağın yavrusudur, – derdi.

Tölevtay aksakal gayri ihtiyarı gülümserdi. Bir daha seferde konuşmalar soğuklar başladığında meydana gelecek durumlara kayıyordu. Bir keresinde yazın sıcak ve rahat havası bozuldu ve nehir ve göllerde sular dondu, kırda bayırda gruplar halinde yatan hayvanlar aşağıya eteğe indikleri bir günde Aydar sabah konuşmalarından uyandı.

– O tayı kurtlar mı kapmış? – diye soruyordu dedesi konuşmasında.

– Evet, dişleri sırt etlerine derince batmış galiba. Orasını koparmış.

– Oyulmuş mu?

– Evet, – dedi yabancı ses tekrar konuşarak.

– Artık uzun yaşamaz.

–                  Onu kesmek gerek, hiç olmazsa etinden faydalanılır.

–                  Biliyorum. Fakat kahverengi tayı buraya getiremeyiz, – dedi dedesi.

–                  Doğru, torununuza göstermemiz iyi olur. Gerekirse, yarın ovadaki evde keser, etini parçalara ayırıp kilerde dinlenmesi için sereriz.

–                  Bir çaresini bulup bize getirmezsen, şu anda benim hemen binip gidecek bir atım da yok.

–                  Vaktim yok, yoksa kimseden yardım istemeden sadece kendimin halledebileceğim bir iştir.

–                  O zaman bugün gelirim. Temirbek’in at arabasını ödünç alırım herhalde.

Biraz sonra o dedesinin arabaya atları koştuğunu fark etti. Dışarıda yağmur çiseliyordu. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlar sağanak yağışın olacağını haber vermekteydi. Tölevtay aksakal sıkı giyinip üstüne yağmurluğunu geçirdi. Ayaklarına dizlerine kadar gelen koncu eski uzun çizmelerini çekti; eline ince kahverengi tobılgı saplı buzağı diş kamçıyı aldı. Kapı önüne çıkan Aydar’ı gördü ve suç işlemiş birisi durumuna düştü. O torununu birlikte götürmeye karar verdi. Ninesi evden dış giyimlerini getirdi. Arabanın üstüne yün minder döşendi, dedesi önce Aydar’ı kucaklayıp onun ortasına oturttu. Sonra kendisi baş tarafına oturdu ve eline dizginleri aldı. Bu sırada ninesi kışlık paltosunu alıp çıktı. Onunla Aydar’ın sırtını örttü. Zayıf çiseleyen yağmurun altında köyden yaylaya götüren yolu takip ederek at arabası hızla uzaklaştı. Onlar çok gittiler. Dedesi sessiz oturuyordu. Aydar çökmüş bir halde sıcak paltoya sarıldı. Düz bozkırlar bitip yaylalar başladı. O gevşeyerek uykusunun geldiğini hissetti. Çiseleyen yağmur hiç durmadı. Üşüyerek uyandığında arabanın durduğunu anladı. Dedesi basamaklara ayağını koyarak arabadan inmekteydi. Onlar bir keçe evin önünde durmuşlardı. İçinden alaca karanlık içinden kısa boylu, geniş omuzlu bir adam göründü. Öne doğru gelerek eşikten çıktı. Soğuk yüzü sadece dedesinin yüzüne baktığında yumuşuyordu. Asabi yüzü köydeki büyüklerin yüzlerinden çok farklıydı. Dedesi ikisi selamlaşıp hal hatır sorup biraz durdular, sonra pehlivan vücutlu adam geri dönüş eşikten içeri girdi. Dedesi arabaya doğru geldi ve Aydar’ı kucaklayarak arabadan aldı. Ağır hareketlerle eteği yere değen yağmurluğunu sürükleyerek içeri girdi. Tam ortada soba gürleyerek yanıyor ve etrafını sımsıcak yapıyordu. Ayakkabısını çıkarmadan evin başköşesine doğru yürüdü ve kamçısını keçe evin çıtasına ildi. Ocak başında genç bir kadın bulunuyordu. Sobadan yukarı kısımda, tahta gibi dümdüz dizilen birkaç kat yatak yorganın üstünde pat burun küçük bir kız derin uykuda kırmızı ipek kuzu minderi kucaklayarak ağır nefesle uyuyordu. Onun kahverengi tayına yer tam karşı taraftan, iki sandık eşya yüklenmiş yüklüğün çıkış tarafından kapının yanından verilmişti. Üstüne örtü örtülmüştü. Sadece başı azıcık görünüyordu. Aydar dedesinin sağ böğründen dizini bükerek kahverengi taya tekrar tekrar gözünü dikiyordu. O başını keçeden kaldırmadan hareketsiz yatıyordu. Sofraya bir tabak et geldi. Buharı tüten etler doğranmış ve tabak içinde karılmıştı. Sonra tuzlu sos atıldı. Sofradakilerin hepsi yemeye başladığında, Aydar eşik tarafa sürekli kaçamak bakışlar atmadan edemedi.

Yemekler yenildi. Etlerden sonra sofraya getirilen et suyu çorbası kâseleri hızla tüketilip geri gönderiliyordu. Aydar tabaklara elini hiç uzatmadı. Et yemeğe vicdanı razı olmadı. Arada sırada yüzü al al yanarak kahverengi taya üstünkörü bakıyordu. Ev sahibine dedesi hava kararmadan gitmeleri gerektiğini söyledi. Onlar dışarı çıktılar. Dedesi arabayı çevirdi ve kapının önüne getirdi. İçeriden yılkı çobanı yaralı tayı dikkatlice kucaklayarak kendilerine doğru getiriyordu. Aydar o zaman tayın sağ kalçasının oyulmuş halini yakından gördü. Akan kanlar etrafını bulamıştı. Derisi sarkan et yara haline de gelmemişti. Aydar bakmamaya çalıştı. Ol yol boyu tay tarafa bakmadan oturdu. Boynu uzun yılkı çobanının köyünden uzaklaşıp bozkıra girdiklerinde yağmur tekrar çiseledi. O zaman Aydar yüzünü aşağı bakar şekilde tutup doğrudan bakmaya hala cesaret edemediği kahverengi tayını deri paltosu ile iyice örttü. Eve karanlık bastıktan sonra döndüler. Ağıla giren at arabasının gürültüsünden ninesi geldiklerini anlayarak kapıdan göründü. Uyuşmuş bir haldeki Aydar’ı kucaklayarak eve getirip yatağına yatırdılar. Hiçbir şeye isteği kalmayan o kahverengi tayı düşünmedi. Pencereye şıp şıp düşen yağmur damlalarının sesi onun kulağına gelip kayboluyordu. Yağmur gece boyu devam etti. Tay sabaha kadar durmaksızın çiselemesine ara vermedi. Ne zaman gözünün kapandığını Aydar fark etmedi. Sabah geç kalktı. Pencereden dışarı baktığında ağılın çitine asılmış kahverengi tayın derisini gördü. Kapının önüne çıktığında yağmurdan sonra ortaya çıkan temiz hava ile yeni kesilmiş hayvanın kokusu etrafı kaplamıştı. Dedesi orada döküm örsün yanında sessizce dizgini tamirle uğraşıyordu. Evin eşiğinden atlayarak gelirken Aydar’ın yüreği burkuldu. O hiç kimseye ağzını açmadan yatağına kendi attı ve yorganın altına girdi, sessizce ağlamaya başladı. Akşam mutfaktan pişen etin kokusu geldi.

–                  Çocuğu hasta ettin, – dedi ninesi.

Dedesi eve girmişti. Tölevtay ihtiyar cevap vermedi. Ayaklarındaki ayakkabıyı çıkarıp döşemeye fırlattığı duyuldu.

–                  Soğukta üşütmüş olsa gerek. Boşuna götürdün, – dedi ninesi.

Cevaben bir şey söylendiğini Aydar duymadı. Ninesi cevap beklemese gerek; devamında durmaksızın uzun uzadıya söylendi. Et sofraya getirileceği sırada Temirbek pehlivan hanımıyla birlikte geldi. Hepsi sofraya yakın, rahat bir şekilde oturdular. Dedesi onu güçlü kollarıyla onu sarıldığı yorganından yavaşça alıp saçlarından kokladı ve sofranın başına oturttu. Et uzun süre yenildi. Kahverengi tayın anası ve diğer atların neslinin asil olduğu epey bir süre konuşuldu.

Büyükler Aydar’ın etten bir lokma bile yemediğini fark etmediler. Sadece dedesi torununun bu durumunu fark etmemiş gibi davranıyordu.

Almatı, 07.06.92


* Kazak yazılı edebiyatının öncü şairlerinden Mahambet Ötemisulı (1804-1846) kast ediliyor – Ç.N.

* Tobılgı: Orta Asya’nın dağlık yerlerinde yetişen ve dallarından genelde kamçı sapı yapılan kırmızı yabanî gül.

*Yakala ve yere vur manasına gelir – Ç.N.

* Kazak Türkçesinde “arlan” erkek kurt demektir – Ç.N.

* Kazak milli sazı – Ç.N.

* Devrim – Ç.N.

Kazak Türkçesinden Aktaran Abdulvahap Kara)

İstanbul 2011

Romanın orijinal ismi: Gülder men Kitaptar

Hikayenin orijinal ismi: Tölevtay Aksakaldıñ Nemeresi

Kazak Türkçesinden Aktaran: Abdulvahap Kara

Editör: Müjgan Çakır

İÇİNDEKİLER

  1. I. ROMAN

ÇİÇEKLER VE KİTAPLAR

BİRİNCİ BÖLÜM

ALİŞER

HZ. MUSA, HZ. İSA VE HZ. MUHAMMED

ZARATUŞTRA

TAO, BUDA VE KONFÜÇYÜS

MUTASAVVUF

DÜŞÜNCE

MARFUVA

DOSTLAR VE KADINLAR

HİÇBİR ŞEY

RİSALE – TÜRKLER – OLAY

ŞECERE

KİTAPLAR

YAZAR

ÇİÇEKLER

PUDRA VE RUJ

İKİNCİ BÖLÜM

ROMAN

TUFAN

AZAP

OBA

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KAZAK OZANLARI

ÇİNGENELER

PARTİ

DERVİŞ

POLİTİKA

EV KİRASI

YAZARLAR

PENCERE

KARLIGAŞ VE DİANA

ALIPSOK’UN ÖLÜMÜ

TANRI’NIN HAK OLDUĞU

ALBASTI

HOCA

ÜZÜNTÜ

ALMATI

EVLİYA

MELEK

MARFUVA

ALİŞER

MÜSVEDDELER

DİLİN HASTALIĞI

HASRET

  1. II. HİKAYE

TÖLEVTAY AKSAKALIN TORUNU

ÇİÇEKLER VE KİTAPLAR

Roman

Hangisi güçsüz – aydınlıktan kaçan

koyu karanlık mı, yoksa karanlığın

kapladığı aydınlık mı?..

Didar Amantay

“Tanrı’nın Kitabı”




One thought on “DİDAR AMANTAY’IN ”ÇİÇEKLER VE KİTAPLAR” ROMANI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir